24 Ağustos 2011 Çarşamba

Sofya'nın etrafı dumanlı dağlar aman aman...

Sofya'ya ilk geldiğim günlerde buradaki hayatı biraz anlatmak, görüp ilgimi çekenleri paylaşmak için blog tutmaya başlamıştım. Bir süre oldukça hararetle yazdığım yazılar gerek Sofya'daki hayata alışmam gerekse hayatıma daha önemli şeylerin girmesiyle bıçak gibi kesilmişti. Zaten anmak istemediğim tatsız olaylardan sonra da yazasım filan gelmemişti. Burada da sadece arkadaşlarım için yazdığım ve bir hayli dalga geçerek biraz da oldukça "intime" muhabettler yaptığım ancak herkesin okuyup kendince bir yorum yapması ya da yapmaması sonucu şevkim de biraz kırılmıştı... Neyse bu konuları uzatmayıp sadede gelelim!

Efenim 2 ay sonra yeniden Sofya'dayım. Sebeb-i ziyaretim yılan hikayesine dönen askerlik tecili meselesi. İnşallah bu sefer bürokrasinin Kafkaesk koridorlarını aşarak amacıma ulaşabileceğim. İlk kez turist olarak geldiğim Sofya şehrinde aslında 9 aylık bir geçmişin de getirdiği tanışıklık, hislerimi oldukça ilginç kılıyor. Bir yandan bakıyorum da değişen hiçbir şey yok, halen Sofya'yı oldukça az ilgi çekici ve sıkıcı bir şehir olarak görüyorum. İlk kez geçtiğimiz yıl Eylül ayında geldiğim Sofya'da halen ilgiye değer bulduğum tek şey: parklar ve yeşillikler. Gerçekten yine tekrarlıyim Nazım Hikmet'in dediği gibi 50 yıl sonra bile Sofya'da "yeşil betonun önünde". Sabahtan çıkıyor, park park geziyor, biraz kitap okuyor, bir şeyler yiyip içiyor, serinliyor, yola devam ediyorum. İşlerim olduğunda sabah konsolosluk, tercüme bürosu, okul filan gibi yerlere gidiyor, ordan aldığım cevaplara göre de bazen keyifli, çoğunlukla tedirgin kendimi parklara, bahçelere, kafelere filan atıyorum. Sonra hostele gelip internete giriyor, şöyle bir bakınıyor, belki biraz daha okuyor ya da uyuyor, sonra yeniden dışarı çıkıyorum. Kaldığım otel oldukça enteresan, Bulgaristan'da hizmet kültürü olmadığı her yerde görülüyordu da ilk kez bu kadar derinden hissettim sanırım. Dün gece oteldeki amcanın gazıyla bara gittik, bu arada Türk bir çocuk daha var, Sevilla'dan otostopla buralara kadar gelmiş 2 ayda filan... Adam gelip haydi gidin, gidelim, bak İngiliz kızlar da gitti filan deyip bizi adeta zorla çıkardı dışarı, tabi yolda baktı kızlar başka yere gidiyor, bıraktı bizi, biz de gidip 2 bira içip çıktık filan. Bugün de yine oteldeki görevlilerden bi kız haydi konsere gidelim, parkta beleş konser var diyip zorla çıkardı bizi, gittik caz çalan bir kız grubunu dinledik geri döndük filan. Neyse halbuki güzel yazarım filan diyordum ama mal gibi yazı çıktı. Duygularımı filan anlatamadım. Bir daha deneyelim.

Hah şöyle söyleyeyim Sofya o kadar boş ve sıkıcı bir şehir ki, hava o kadar sıcak, geceleri filan yollarda adam göremiyorsun. Ben bunu yaz gelince geçer sanıyordum ama değişen hiç bir şey yok. Hatta etrafta gördüğüm turistler bile bildiğin dışarı çıkmıyor. Oturuyor, TV izliyor, bi Fransız çift var mesela ne zaman gelsem hosteldeler, çıkıp bir şehri göreyim filan hiç ilgilendirmiyor onları. Haksız da sayılmazlar gerçi de o zaman "Neden Sofya?" diye sorarlar adama! Bir yandan da yaşayanlara bakıyorum, o kadar bara filan gittim burada, sadece bugün ilk kez insanların gerçekten eğlendiğini hissettim. Abartıyor olabilirim ama şehirde o kadar bir aktivite yok ki, yapabileceğin bara gitmek, parkta oturmak, dağa çıkmak belki ama her daim içmek. Bir de içki pahalı olsa sanırım Sofya şehir olarak mahvolur. Biraz bizim küçük illere benziyor, en küçük değişiklik bile bu sakin hayatta dalga dalga yayılan bir göldeki gibi etki gösteriyor. En küçük etkinlikler filan merakla bekleniyor, o kasaba ve köylere özgü olan "şölen" merakına dönüştürülüp o dönemde bolca eğlenilmeye çalışılıyor filan. Küçük olmasının yanında bu kadar da sakin bir hayatı olması da bu şehri benim gözümde gençler için, yaşamak, eğlenmek, gezmek, farklılaşmak gibi şeyler olan her şeyden bir o kadar uzaklaştırıyor. Sanki insanlar çocukları da büyüyüp Sofya'da yaşamaya devam ettiğinde gizliden bir gurur duyuyor, ya da onlar gitmek istediğinde sessizce aralarında bir anlaşma varmışçasına onları anlıyor ama yine de belki kıskançlık, belki kokru yüzünden onları yolundan çevirmeye çalışabiliyorlar. 25'li yaşlarda burayı terk etmeyenler sanki hayatlarında gizli bir mutluluğu yakalamış mütevazi insanlar gibi "hayatımıza çok şükür" edası içerisinde sanki bu şehirde yaşamayı ve yaşlanmayı bir kader gibi kabulleniyorlar.

Belki burdaki durumu abartıyor olabilirim, ama durum budur bana göre...

Dovijdane Sofia,

21 Ocak 2011 Cuma

Turkey's Rules - New York Times

Turkey’s Rules
By JAMES TRAUB
January 20, 2011
http://www.nytimes.com/2011/01/23/ma...vutoglu-t.html

In the fall of 2009, relations between Serbia and Bosnia — never easy since the savage civil war of the 1990s — were slipping toward outright hostility. Western mediation efforts had failed. Ahmet Davutoglu, the foreign minister of Turkey, offered to step in. It was a complicated role for Turkey, not least because Bosnia is, like Turkey, a predominantly Muslim country and Serbia is an Orthodox Christian nation with which Turkey had long been at odds. But Davutoglu had shaped Turkey’s ambitious foreign policy according to a principle he called “zero problems toward neighbors.” Neither Serbia nor Bosnia actually shares a border with Turkey. Davutoglu, however, defined his neighborhood expansively, as the vast space of former Ottoman dominion. “In six months,” Davutoglu told me in one of a series of conversations this past fall, “I visited Belgrade five times, Sarajevo maybe seven times.” He helped negotiate names of acceptable diplomats and the language of a Serbian apology for the atrocities in Srebrenica. Bosnia agreed, finally, to name an ambassador to Serbia. To seal the deal, as Davutoglu tells the tale, he met late one night at the Sarajevo airport with the Bosnian leader Haris Silajdzic. The Bosnian smoked furiously. Davutoglu, a pious Muslim, doesn’t smoke — but he made an exception: “I smoked; he smoked.” Silajdzic accepted the Serbian apology. Crisis averted. Davutoglu calls this diplomatic style “smoking like a Bosnian.”

Davutoglu (pronounced dah-woot-OH-loo) has many stories like this, involving Iraq, Syria, Israel, Lebanon and Kyrgyzstan — and most of them appear to be true. (A State Department official confirmed the outlines of the Balkan narrative.) He is an extraordinary figure: brilliant, indefatigable, self-aggrandizing, always the hero of his own narratives. In the recent batch of State Department cables disclosed by WikiLeaks, one scholar was quoted as anointing the foreign minister “Turkey’s Kissinger,” while in 2004 a secondhand source was quoted as calling him “exceptionally dangerous.” But his abilities, and his worldview, matter because of the country whose diplomacy he drives: an Islamic democracy, a developing nation with a booming economy, a member of NATO with one foot in Europe and the other in Asia. Turkey’s prime minister, Recep Tayyip Erdogan, is a canny, forward-thinking populist who has drastically altered Turkish politics. Erdogan and Davutoglu share a grand vision: a renascent Turkey, expanding to fill a bygone Ottoman imperial space.

In a world that the U.S. no longer dominates as it once did, President Barack Obama has sought to forge strong relations with rising powers like India and Brazil. Turkey, however, is the one rising power that is located in the danger zone of the Middle East; it’s no coincidence that Obama chose to include Turkey in his first overseas trip and spoke glowingly of the “model partnership” between the two countries. This fits perfectly with Turkey’s ambition to be a global as well as a regional player.

And yet, despite all the mutual interests, and all of Davutoglu’s energy and innovation, something has gone very wrong over the last year. The Turks, led by Davutoglu, have embarked on diplomatic ventures with Israel and Iran, America’s foremost ally and its greatest adversary in the region, that have left officials and political leaders in Washington fuming. Obama administration officials are no longer sure whose side Turkey is on.

Davutoglu views the idea of “taking sides” as a Cold War relic. “We are not turning our face to East or West,” he told me. But it is almost impossible to have zero problems with neighbors if you live in Turkey’s neighborhood.

Istanbul is full of elegant and cosmopolitan intellectuals, few of whom had heard of Ahmet Davutoglu when he was named foreign-policy adviser to the prime minister in 2002. “Outside of Islamic circles,” says Cengiz Candar, a columnist for the daily Radikal, “he was not much known at all.” The victory of the moderate Islamist AK party in the 2002 parliamentary elections was a seismic event in Turkey, culturally as well as politically. Turkey had been an aggressively secular republic since its establishment in 1923; Turkey’s Westernized intellectuals, living in the coastal cities, especially Istanbul, looked upon the Islamists as bumpkins from the Anatolian hinterland. “These people came out of nowhere,” as Candar puts it.

Davutoglu, who is 51, hails from Konya, on the Anatolian plateau; though his English is excellent, he often drops definite articles, a sign that he came to the language relatively late. He has a slight mustache from under which a gentle and bemused smile usually pokes out. He is religiously observant; his wife, a doctor, wears a head scarf. Yet he has become surprisingly popular even among Turkey’s secular elite. “Deep in the Turkish psyche,” Candar says, “there is a feeling of pride and grandeur.” Turkey is not just another country, after all, but the heir of empires, classical as well as Ottoman, and the first secular republic in the Islamic world. Both in his intellectual work, which argues for the extraordinary status Turkey enjoys by virtue of its history and geographical position, and in his role as foreign minister, Davutoglu is seen as a champion of Turkish greatness.

He was an academic before he was a diplomat. His book “Strategic Depth,” published in Turkish in 2001, is regarded as the seminal application of international-relations theory to Turkey, though it is also a work of civilizational history and philosophy. (Such is Davutoglu’s intellectual ambition that he planned to follow up with “Philosophical Depth,” “Cultural Depth” and “Historical Depth.” He hasn’t yet gotten around to the others.) The book has gone through 41 printings in Turkish and has been translated into Greek, Albanian and now Arabic. It is 600 pages long, very dense and almost certainly more known than read. One of Davutoglu’s aides describes the book as “mesmerizing.” (Henri Barkey, a Turkey scholar at Lehigh University, pronounces the work “mumbo jumbo,” adding that Davutoglu “thinks of himself as God.”) “Strategic Depth” weaves elaborate connections between Turkey’s past and present, and among its relations in the Middle East, the Caucasus, the Balkans and elsewhere. The book was read as a call for Turkey to seize its destiny.

And in many ways, Turkey has. It is one of the great success stories of the world’s emerging powers. Shrugging off the effects of the global recession, the Turkish economy last year grew by more than 8 percent, and Turkey has become the world’s 17th-largest economy. Turkey is the “soft power” giant of the Middle East, exporting pop culture and serious ideas and attracting visitors, including one and a half million Iranians a year, to gape at the Turkish miracle. Paul Salem, a Lebanon-based Middle East scholar with the Carnegie Endowment, recently suggested, “It might be Turkey’s century, because it’s the only country in the Middle East actually pointing toward the future.” You increasingly hear the view that power in the Middle East is shifting away from Arab states and toward the two non-Arab powers, Turkey and Iran. Indeed, in “Reset: Iran, Turkey and America’s Future,” Stephen Kinzer, a former New York Times reporter, describes Turkey, Iran and the U.S. as “the tantalizing ‘power triangle’ of the 21st century,” destined to replace the Cold War triangle of the U.S., Israel and Saudi Arabia.

Davutoglu has climbed aboard the Turkish rocket. Turkey’s success raises his status; his achievements do the same for his country. Foreign Policy magazine ranked him No. 7 in its recent list of “100 Global Thinkers,” writing that under his leadership, “Turkey has assumed an international role not matched since a sultan sat in Istanbul’s Topkapi Palace.” Davutoglu has maintained close relations with both Erdogan and President Abdullah Gul — one of the few senior figures to do so. He has filled the upper ranks of the foreign-affairs ministry with worldly, pragmatic, thoughtful diplomats who share his nationalist vision. They have done an extraordinarily deft job of balancing Turkey’s regional and global ambitions, of advancing its interests without setting off alarm bells in other capitals.

Sometimes, it’s true, Davutoglu sees his role as more important than it actually is. He told me a wonderful anecdote about bringing Iraq’s Sunni factions together in Baghdad in the fall of 2005, letting them yell at one another for weeks and finally shaming them into joining together by reminding them of the glories of medieval Baghdad and, by implication, of Iraq itself. In this version, a thrilled Zalmay Khalilzad, the American ambassador to Iraq, rushes to Istanbul to bless the union. Actually, says a former U.S. official very familiar with the event, it wasn’t a breakthrough at all. In fact, the official says, when President Gul called Khalilzad to implore him to come, the American diplomat asked, “Why do we need to go all the way to Istanbul to talk to the same people we talk to all the time?” However, “as a favor to Gul, he said, ‘Sure.’ ”

In Davutoglu’s own endlessly unwinding narratives, he is always speaking like a Baghdadi and smoking like a Bosnian and untying all Gordian knots. Every once in a while during our conversations, Davutoglu would raise a finger and say, “This you can quote.” This meant that he was about to say something really dazzling. On the other hand, he is pretty dazzling, leaping nimbly from Mesopotamia to Alexander the Great to the Ottoman viziers to today’s consumerism, drawing unlikely parallels and surprising lessons.

Davutoglu began his career as foreign-policy adviser at a moment when Turkey’s bid for membership in the European Union had become a national obsession. For Davutoglu, Erdogan and Gul, being in the E.U. offered Turkey crucial economic benefits but, more important, confirmation of its belonging in the club of the West. The Erdogan government pursued difficult economic and political reforms to advance its candidacy, then fumed as less-qualified but predominantly Christian countries like Cyprus — represented by the government of Greek Cyprus, an avowed foe of Ankara — zoomed past to full membership. Major European countries, above all France and Germany, seem determined to block Turkey’s accession to the E.U. This past June, Defense Secretary Robert Gates even suggested that “if there is anything to the notion that Turkey is, if you will, moving Eastward,” it was the result of having been “pushed by some in Europe refusing to give Turkey the sort of organic link to the West that Turkey sought.”

This is a very common refrain, which Davutoglu is at pains to refute. On a flight to Ankara from Brussels, where he had just attended a NATO meeting, Davutoglu pushed away his half-eaten dinner and recited to me what he told his fellow foreign ministers: “If today there is an E.U., that emerged under the security umbrella of NATO. And who contributed most during those Cold War years? Turkey. Therefore when someone says, ‘Who lost Turkey?’ — there was such a question, because people said Turkey was turning to the East — this is an insult to Turkey. Why? Because it means he does not see Turkey as part of ‘we.’ It means Turkey is object, not subject. We don’t want to be on the agenda of international community as one item of crisis. We want to be in the international community to solve the crisis.”

To be part of the global “we” — this was the very definition of Erdogan’s, and Davutoglu’s, ambitions. This is why the Turks received the European rebuff as such a deep insult. And it is true, as Gates suggested, that in the aftermath, Turkey sought to raise its status in the immediate neighborhood. One of Davutoglu’s greatest diplomatic achievements was the creation of a visa-free zone linking Turkey, Jordan, Lebanon and Syria, thus reconstituting part of the old Ottoman space. The four countries have agreed to move toward free trade, as well as free passage, among themselves. As part of the zero-problems policy, Turkey moved to resolve longstanding tensions with Cyprus and Armenia and, more successfully, with Greece and Syria. Turkey’s decades of suppression of Kurdish demands for autonomy put it at odds with the new government of Iraqi Kurdistan, which sheltered Kurdish resistance fighters. But the Erdo*gan government reached out to Kurdistan, America’s strongest ally in the region. Relations with the Bush administration had been rocky since 2003, when Turkey’s Parliament voted against permitting U.S. forces to enter Iraq through southeastern Turkey. But by now the U.S. was eager to use Turkey as a force for regional stability. The rapprochement with Kurdistan thus smoothed relations with Washington and made Turkey a major player in Iraqi affairs. Turkish firms gained a dominant position not only in Kurdistan but also, increasingly, throughout Iraq. And Iraqi Kurdish leaders had cracked down on the rebels. It was a diplomatic trifecta.

But Davutoglu’s vision extended far beyond securing the neighborhood for Turkish commerce. One of his pet theories is that the United States needs Turkey as a sensitive instrument in remote places. “The United States,” he says, in his declamatory way, “is the only global power in the history of humanity which emerged far away from the mainland of humanity,” which Davutoglu calls Afro-Eurasia. The United States has the advantage of security and the disadvantage of “discontinuity,” in regard to geography as well as history, because America has no deep historic relationship to the Middle East or Asia. In Davutoglu’s terms, the U.S. has no strategic depth; Turkey has much. “A global power like this, a regional power like that have an excellent partnership,” Davutoglu concludes with a flourish. Turkey has used its web of relations, especially in the Sunni world, to advance American interests in Iraq, Pakistan and Afghanistan, where Turkey recently agreed to renew its NATO mandate as the commander of the troop contingent in Kabul.

In 2007, Turkey put itself forward as a Middle East peacemaker. Ottoman Turkey was a safe harbor for Jews when much of Europe was aflame with anti-Semitism. And Republican, secular Turkey was Israel’s most dependable ally in the Middle East. Many Turkish Islamists despise Israel, but Erdogan and the AK adopted a more diplomatic line. Erdogan visited Israel in 2004, and in 2007 Turkey invited Israel’s president, Shimon Peres, to address Parliament — a rare honor. Turkish leaders then sought to broker talks between Syria and Israel over the return of the Golan Heights to Syria. At the time, the Bush administration had cut off relations with Syria, which it viewed as a proxy for Iran; but Israel was eager for an interlocutor with Damascus. The role of go-between “was not assigned to Turkey by any outside actor,” Davutoglu wrote in an essay in Foreign Policy. Turkey assigned the task to itself under a principle he called “proactive and pre-emptive peace diplomacy.” This is what it means to be part of “we.”

Davutoglu says he shuttled between the capitals 20 times in 2007, and in 2008 he brought both sides to Istanbul for five rounds of talks in separate hotels. He carried messages back and forth between the two. Israel needed to be convinced that Syria was prepared to stop sponsoring Hezbollah and to distance itself from Iran. Syria demanded that Israel clarify the territory from which it was prepared to withdraw. By late December, Davutoglu and his aides say, only disagreement over a word or two prevented the two sides from moving to direct talks. Prime Minister Ehud Olmert of Israel held a five-hour dinner at Erdogan’s home, in the course of which both men spoke to President Bashar al-Assad of Syria. Davutoglu had reserved a hotel room for the direct talks. An Israeli official close to the negotiations confirmed this account, saying that Davutoglu “played a very important role, a very professional role” and agreeing that face-to-face talks seemed to be in the offing. Olmert himself was quoted earlier this year as calling Erdogan “a fair mediator” and as saying, “We need negotiations with Turkish mediation.”

But it was all what might have been, for only a few days after the meeting, Israel launched its Cast Lead invasion of Gaza, inflaming the Arab world and humiliating and infuriating Erdogan. The talks collapsed. The Israeli official says, “We told the Turks that we will have to respond” to the hail of missiles coming from Gaza; Israel had not deceived the Turks, because Israel’s cabinet authorized the invasion days after the Olmert-Erdogan dinner. That’s not how Turkey saw the sequence of events. It was, Davutoglu says solemnly, “an insult to Turkey.” Certainly the Turkish public felt it as one, and Erdogan, a shrewd judge of public opinion, understood that very well. Turkey is a democracy, after all; and the public reaction to Gaza, on top of the rebuff from the European Union — and perhaps also the inherent logic of the “zero problems” policy — sent the country in a new direction.

Turkey’s interests in the Balkans, in Afghanistan, Pakistan and Iraq, and for that matter in Israel, coincided with those of the United States and the West. But its run of luck ended in Iran. In September 2009, the Iranians, under pressure from the West to show that they were not seeking to build a nuclear weapon, offered to send 1,200 kilograms of uranium abroad in exchange for an equal amount to be enriched sufficiently for civilian use. Iran didn’t trust any Western country to hold its uranium; but it might trust Turkey. Davutoglu sprang into action, flying back and forth to Tehran to work out the details — over which the Iranians, typically, bickered and stalled.

The cables recently disclosed by WikiLeaks vividly illustrate the tensions this produced with Washington. In a meeting with the assistant secretary of state Philip Gordon in Ankara in November 2009, Davutoglu advanced his theory of Turkish exceptionalism: “Only Turkey,” he said, “can speak bluntly and critically to the Iranians.” Davutoglu was confident that Iran was ready to strike a deal — with Turkey’s help. An obviously skeptical Gordon “pressed” him on his “assessment of the consequences if Iran gets a nuclear weapon.” In what the cable’s author described as “a spirited reply,” Davutoglu insisted that Turkey was well aware of the risk. Gordon “pushed back that Ankara should give a stern public message” to Iran; Davutoglu replied that they were doing so in private and “emphasized that Turkey’s foreign policy is giving ‘a sense of justice’ and ‘a sense of vision’ to the region.”

Behind this tense exchange with Gordon was the fear that Turkey was cutting Iran too much slack. Davutoglu is quite open about the fact that Turkey has interests in Iran that the United States and Europe do not have. “Our economy is growing,” Davutoglu told me, “and Iran is the only land corridor for us to reach Asia. Iran is the second source of energy for Turkey.” Sanctions on Iran would hurt Turkey. But Davutoglu also insists that Turkey’s assessment of Iran’s intentions is not affected by its interests. It’s easy to see why Gordon was skeptical. Prime Minister Erdogan has dismissed fears that Iran wants to build a bomb as “gossip.” And when I asked one of Davutoglu’s senior aides about the matter, he said: “For the time being, Iran does not have a nuclear-weapons program. We don’t know whether they will go there.”

At President Obama’s nuclear summit meeting last April, Erdogan and the president of Brazil, Luis Inácio Lula da Silva, proposed to Obama that they work jointly to persuade Iran to surrender the uranium — a striking example of the rising confidence of the emerging powers. Administration officials made it very clear that they feared Iran would try to hoodwink Turkey and Brazil. Davutoglu nonetheless resumed his manic routine — State Department officials call him the Energizer Bunny — flying back and forth to Tehran well into May, pushing the Iranians to make concessions. In his seventh and final session, he worked at it for 18 hours before reaching a deal. Davutoglu was so excited that he called Turkish reporters from the plane to invite them to a briefing upon his arrival. But by the time the journalists returned to their offices to write the story, they got word that the United States had rejected the deal.

The Turks had announced their diplomatic coup at precisely the moment the Obama administration finally induced Russia and China to vote for tough sanctions on Iran in the Security Council. Davutoglu says he never took a step without informing the Americans, but American officials said that the terms of the deal took them by surprise. The Turks mostly hid their hurt feelings. But in early June, the rift with the U.S. played out in public when Turkey and Brazil voted against the sanctions resolution. Turkish officials say the last thing they wanted was to defy the U.S. on a matter of American national security, but President Mahmoud Ahmadinejad of Iran said he would consider the “swap deal” terminated unless Turkey and Brazil voted against the resolution. They were, they insist, voting for continued diplomacy, not for Iran or against the United States and the West.

Maybe Turkey was simply protecting its regional interests, which now include not only preserving good relations with Iran but also enhancing its credibility in the Middle East — even at the expense of its standing in the West. Maybe, for all Davutoglu’s protestations, Ankara doesn’t view the world the way Washington does or London does. In a meeting earlier this year at the Council on Foreign Relations, Henri Barkey observed that when you talk to Erdogan or Davutoglu about Iran, “the response is almost as if you pressed a button: the problem is not Iran; the problem is Israel; Israel has weapons; Iran doesn’t have weapons.” Or maybe the problem is that you can’t have zero problems with everybody.

Iran, unfortunately, was only the half of it. The other half was Israel. Three weeks after the Gaza war, Erdogan angrily stalked out of a public session with Shimon Peres at Davos, Switzerland. Israel responded with equal pettiness, staging a humiliation of Turkey’s ambassador to Israel. Erdogan, long a champion of Hamas, became more vocal in his support for a group Israel viewed as a threat to its very existence. In the spring of 2010, a Turkish charitable organization, I.H.H., chartered the flotilla designed to break Israel’s blockade of Gaza. Davutoglu says that he tried to persuade the group not to sail and then asked the organizer of the flotilla to turn aside if Israel stopped the ships, as it was certain to do, and to offload the cargo at a port outside Gaza if necessary. In late May, the day before the flotilla set sail, a senior Turkish official called the Israelis to alert them to the ships’ embarking and to say, “Please don’t engage in violence.”

Of course, it didn’t work out that way. The flotilla refused Israel’s demands to alter course, and a helicopter-borne commando assault on the Mavi Marmara, the lead ship, turned deadly, with eight Turkish citizens and one American killed. The Gaza war had embittered Turkish public opinion; now angry crowds gathered across the country, denouncing Israel and chanting Islamic slogans. Erdogan railed against Israel and stoutly defended Hamas, denying that it was a terrorist organization. He described Israel, with which he had been earnestly negotiating a year earlier, as “a festering boil in the Middle East that spreads hate and enmity.” Turkey demanded an apology. Israel, which viewed the flotilla as a provocation abetted, and perhaps orchestrated, by Ankara, refused. Davutoglu was almost as inflammatory as his prime minister. In a statement to the Security Council the day after the assault, he said, “This is a black day in the history of humanity, where the distance between terrorists and states has been blurred.”

Turkey seemed to have made a choice among its conflicting ambitions. Steven Cook, a Middle East scholar at the Council on Foreign Relations, recently wrote, “Erdogan and his party believe they benefit domestically from the position Turkey has staked out in the Middle East,” and thus “the demands of domestic Turkish politics now trump the need to maintain good relations with the United States.” Turkey may be turning in a new direction, in other words, not so much because it has been rejected by the West as because it is being so ardently embraced by the East.

The net effect of Turkey’s vehement reaction to the flotilla, which by an unfortunate quirk of timing came two weeks after the nuclear deal with Iran and a week before the sanctions vote, was to wreck whatever remained of its relations with Israel and to seriously harm its standing in the U.S. “The hyperbolic and provocative rhetoric” in the aftermath of the Mavi Marmara incident, says a senior administration official, “has interfered with what has been a historic and hugely important, positive Turkish-Israeli relationship.” And it has done real damage in the court of public opinion, where Turkey looks like the enemy of the United States’ best friend in the Middle East as well as the friend of its worst enemy. After the Mavi Marmara incident, Thomas L. Friedman asserted in The Times, perhaps hyperbolically, that Turkey had joined “the Hamas-Hezbollah-Iran resistance front against Israel.”

Tempers have cooled in recent months. U.S. officials have tried to encourage a rapprochement between Turkey and Israel. Last June, Israel’s trade minister, Benyamin Ben-Eliezer, invited Davutoglu to speak with him quietly in Brussels. But the contents of the conversation were leaked almost immediately in Israel, presumably by hardliners opposed to any easing of tensions. Relations with Washington remain fraught. “There’s so much we want to do together,” as the official cited above puts it, “but it’s harder for us to do that if the American and Congressional perspective on Turkey is a negative one” — which right now, he added, it is.

A few months before he became Turkey’s foreign minister, Davutoglu visited Washington to meet with the incoming Obama team. He was dazzled. George W. Bush, he thought, had been America’s Caesar; Obama would be its Marcus Aurelius, its philosopher-king. “There will be a golden age in Turkish-American relations,” he predicted. It hasn’t worked out that way, and Davutoglu can barely process a setback so at odds with his grand intellectual and policy construct. He says that he was “shocked” when the U.S. opposed a United Nations Human Rights Council resolution calling for an investigation of “the outrageous attack by the Israeli forces against the humanitarian flotilla.” (The administration said such a commission seemed to be rushing to judgment, and it endorsed instead a panel convened by the U.N. secretary-general.) But the professionals Davutoglu has surrounded himself with are not deluding themselves about their plight. “We’re getting a lot of flak from the Hill,” says Selim Yenel, the official in the foreign ministry responsible for relations with Washington. “We used to get hit by the Greek lobby and the Armenian lobby, but we were protected by the Jewish lobby. Now the Jewish lobby is coming after us as well.”

The truth is that for all his profound knowledge of the history of civilizations, Davutoglu misread the depth of feeling in the U.S. about both Israel and Iran, or perhaps overestimated Turkey’s importance. This is the danger of postimperial grandiosity. “They talk as if they expect a merger between Turkey and the E.U.,” says Hugh Pope, head of the Turkish office of the International Crisis Group. “They think they’re more important than Israel.”

Perhaps the setback is just a blip, a brief reversal in the upward path of one of the world’s rising powers. On the flight home from Brussels, where he conferred privately with Robert Gates and Secretary of State Hillary Clinton and met with his European counterparts, Davutoglu was in an ebullient mood. He feels the wind of history filling his sails. Turkey, the crossroads of civilizations, the land where East and West, North and South, converge, is pointing the way to the world’s future. “Turkey is the litmus test of globalization,” he told me. “Success for Turkey will mean the success of globalization.” The world, as Davutoglu likes to say, expects great things from Turkey.


*James Traub is a contributing writer for the magazine. His most recent article was about the New York Yankees pitcher Mariano Rivera.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Balkanlardan gelen soğuk hava

Dık dık dık eyi günler, dık dık dık eyi günler hihihihi... Evet bu şakalı espriyle açılışı yaptıktan sonra Sofya günlüklerimize kaldığımız yerden devam edelim dostlar. (Bence kimse okumuyor da, ben yine de izleyici varmış gibi yapayım, daha motive yazıyorum. Orda mısınız lan?). Blogda bir takım yeniden gözden geçirmeler yapmaya karar verdim efenim, o yüzden de bi süredir yazmıyorum. Zaten "yazacak" pek bişey de yok.



IFAGien (komik geliyor bana bu laf IFAG'lı demek için, sanki bir canlı türü gibiyiz resmen) hayatıma bayağı adapte oldum sanırım, sabah 7'de kalkmacalar, sandviç meyve, meyve suyu filanlı sabah kahvaltıları, sonra Mbaye dostla odadan çıkıp genelde otobüsü beklemeye gelen ilk insanlar olmamız. Tabi saat 7'de uyanınca halen gece oluyor dostlar, kaldığımız yerde hesaba katıldığında kendimi adeta bir işçi gibi hissediyorum. Sanırım komünist hükümet bütün bir ruh halini vermek için böyle inşa etmiş bu binaları. Bu haftasonu saatler ileri mi geri mi artık biyere alınıyor da ben hiç anlamadım hayatım boyunca bu işin nasıl olduğunu, sonuç olarak uyandığımda karanlık olmıcak heralde ama bu sefer de akşam okuldan dönerken karanlık olacak. Neyse öğleden sonraları pek dersim olmuyor. 1-2 gün sanırım, bir ingilizce bir enformatik tadında. Enformatik de excel olarak bayağı ilginç şeylere girdik yaa, işallah unutmam yeniden, baya kullanışlı gibi. Ooo süper bilinçli öğrenci insanı oldum da İngilizce için aynı şeyi düşünmüyorum ya, mal kadın dayadı gramer sınavını 80 alırsan muaf oluyon dersten, arkadaş Toeffl'dan koymuşum çocuğu bıraksana beni almak istemiyorum dersi, grupları da mal gibi saçma sapan kurmuş, bakalım ders nasıl olacak ya. Vallahi baktım olmuyor girmem yaa yerim "zero absence, zero retard" felsefesini. Neyse haftaiçi böyle geçiyor işte dostlar, sabahtan okula gitmece dersim yoksa öğlen orda yemek yeyip dönmece. Ama burada zamanı pek etkin kullandığımı hiç ama hiç söyleyemem. Çünkü dersimin olmadığı öğle sonraları gelip 3-6 arası uyuyorum, sonra da kalkıp mal mal takılıyorum öyle, genelde hafta içi içmeyelim yaa geyikleri daha ilk günden yalan olup bir anda kendimizi bira içerken buluyoruz. Ya da işte varsa şöyle yalandan derslere bakıyoruz. Dersler de o kadar zor değil de, edebiyat filan okuyunca herkes pek anlamıyorlar. Genelde sürekli grup ödevi yapmaca, gruplarda sözüm geçiyor biraz, daha rahat bir konumdayım. Hafta sonu genelde grup toplantılarımız oluyor da genelde Cuma günü fena halde içip dağıttığımızdan cumartesi günleri salak tadında oluyorum. Sonra pazar günü de öyle belki dolaşmaca, hep beraber kahve içmeceler tadında. Sonra yeniden hafta başlıyor. Arada fırsat bulursam işte çeviri yapıyorum, çok nadiren kitap okuyorum (malesef!) filan...

Evet yazımın bu ikinci bölümünde de Sofya üzerine birkaç kelam daha etmek isterim sevgili dostlar. Sofya'nın bana en ilginç gelen yanlarından birisi etrafının cidden dağlarla çevrili olması. Yani kelimenin tam anlamıyla şehrin dört bir yanını böyle koca koca Shining filmi dağları çevirmiş. Bulutlar sislerle filan garip görünüyor, hava açık olduğunda da ağaçların garip yeşili sarısı -bilhassa sonbaharda- birbirine karışarak hoş bir manzara ortaya koyuyor. Zaten Nazım Hikmet'in dediği gibi Sofya'da ağaç duvardan önce, bayağı yeşil bir kent. Ama yakında buraları da tahrip ederler gibime geliyor, öyle ki Sofya'da daha altyapı, inşaat filan bakımındna yapılması gereken çok şey var. Şehir artık 'modern' olmak istiyorsa eski elbiselerini atmalı üzerinden, genelde merkez tamamen yenilenmiş gibi, ama çok az dışarı doğru çıkınca binaların halini görüyorsunuz, dökülen mahalleler, eski evler, garip yerler... Ben tabi biraz daha şehir dışına doğru kaldığım ve burası öğrenci şehri olduğu için aşağı yukarı 8 katlı apartman bloklar yükseliyor, ama hepsi fena durumda yani buralar çok fazla süremez gibi geliyor bana, tamamen elden geçirilmeli, yenilenmeli. Hatta Jenya buraya "post-apokaliptik world" diyor, genelde olduğu gibi ona hak veriyorum. Haftasonu çevrede biraz dolaştık, yeni binalar gördük filan, resmen bir anda yeni fetişisti oldum. İstanbul'a gelsem aceba nasıl değişirim diye düşünüyorum yaa...

Öte yandan Kiril alfabesine biraz aşinalık sağladım, birkaç harf gayet farklı okunuyor (Mesela H, N olarak; ya da P, R gibi...) diyorum ki istanbula gitsem kimbilir nasıl okucam tabelaları. Burada resmen okumayı söken çocuklar gibi oldum görseniz, geçerken tabelalarda ne yazdığını heceleye heceleye okuyorum. Mesela restorant şöyle yazılıyor: PECTOPAHT. Bu yüzden İstanbul'da komik şeyler gelebilir başıma. Restorant demişken hani ilk zamanlarda yaa Bulgar yemekleri çok güzel filan diyordum yaa, aslında halen aynı düşüncedeyim ama birkaç sorun var. Birincisi yemekler çok yağlı, yani çorba pilav ya da başka bir yemek al, tadı güzel de yemekte resmen yağ görünüyor yaa, bazen insana ağır gelebiliyor bu yüzden de... İkinci sorun, yemek porsiyonları: inanamazsınız yani bir porsiyon yemeğin ne kadar büüyk olduğuna yaa, genelde ben bitiremiyorum tek bir tabağı mesela öyle düşünün, çok da beğeniyorum ama olmuyor yani, çok fazla. Ama şimdiye kadar gerçekten beni dumura uğratan şey haftasonu gittiğim Çin lokantası oldu dostlar, merak ediyordum nasıllar filan diye, neyse dolaşırken Jenya'yla girelim dedik. Çok da aç değiliz, ben bir tavuklu, sebzeli filan pilav seçtim, aceba daha alsam mı diye düşünüyorum, Jenya da, sağolsun lokantadaki Bulgar amca Rusça bildiği için bayağı onla muhabbet filan edip bayağı tradisyonel bir plat söyledim dedi. Yemek bir geldi, bak abartmıyorum cidden 1 kilo tabak, gözlerime inanamadım, arkadaş Çin restoranı lan, hani bunlar ufak tefek filan az yemeleri gerekmez mi? Biz tabi yemeklerin ancak 5'te 1'ini filan bitirebildik. Sonra kalanını da amca bari ziyan olmasın ben size bunları paket yapayım götürün evde yiyin çocuklar dedi. Elimizde memur gibi sefer tası tadında poşetlerimizi alıp yurdumuza döndük biz de. Sonra bi 5 kişi filan yedi yemeği yani, resmini çektim de ne kadar belli oluyor bilemiyorum.

Bu aralar bayağı bir İstanbul lafı ediyorum, ama cidden özledim yaa memleketimi. Hatta bugün duygusal şiirler bile yazdım, gerçi Orcan gıcık oluyor buna da, ne yapalım arada karalıyoruz bişiler benim hoşuma gidiyor şahsen. Birkaç gündür bir iyi, bir kötü olmaktan hava durumu gibi oldum. Ne yazık ki nasıl olacağım hakkında haftalık tahminler yapılamıyor dostlar, adeta İstanbul'un havası gibiyim, hiç güven olmuyor bana. Dersler İşletme-1 gibi olunca ben de tekrar 17 yaş triplerine mi girdim nedir, bilemiyorum. Ancak "Perşembe günü -yani yarın- kar yağacak" söylentileri beni gerçekten üzüyor dostlar, Ekim'de kar yağarsa Ocak'ta filan ne olur lan burası? Geçen çamaşırlarımı yıkattım, onları almak için dışarı çıktığımda, aşağıdaki dönerci abiden döner alırken muhabbet filan ediyoruz, Çok soğuk yaa, dedim, bu da bir şey mi yaa sen yeni geldin heralde kışın buralar eksi 20 derece oluyor dedi. Şu an için bu laflara inanmak bile istemiyorum dostlar, başa gelince çekilir diyerek arabesk havalar bağlıyayım.

Velhasıl böyle dostlar, soğuk havalar Perşembe gününden itibaren Balkanlar'da etkili olmaya başlayacak ama sağolsun bilgisayarımın hava tahminleri haftasonu için 16 filan gibi rakamlarla bayağı iyimser olduğu için beni mutlu ediyor. Aman ne diyelim, "Havalar nasıl olursa olsun, bizim havamız güzel olsun" demi şekerler. Öptüm, bayyyy...

21 Ekim 2010 Perşembe

Alors on dance?


Bir Sofya Günlükleri'nden daha merhaba sevgili izleyiciler. Açıkçası artık pek vakit bulamıyorum blog yazmaya. Zaten sanırım insanlar da biraz sıkıldı okumaktan (okuyorlarsa tabi :) Neyse işte zaten amaç arada takılmaktı blogta, bir de size burdaki hayat nasıl filan ondan biraz bahsetmekti. Herhalde edebi karizmatik filan konuşmak istesem "Deneyimleri paylaşmak" derdim. Şimdi biraz son günlerde neler yaptığımdan bahsedeyim.

Pazar sabahı 6:30'da uyandım dostlar, evet! Yakınlardaki (ne kadar yakınsa 2 buçuk saat filan burdan da) Rila Manastır'ını görmeye gittik, bildiğiniz okul gezisi tadında. Açıkçası sabah bu kadar erken kalkıp, sadece yol parası 21 leva ödeyip filan çıktığım bu gezi beni hiç de tatmin etmedi. Yani böyle yapıların tarihi, kültürel filan önemini anlıyorum da Turistik açıdan bana biraz pazarlama gibi geliyor sadece. Manastır 9. yüzyılda içindeki inancı bulmaya/yaşamaya giden bir rahip tarafından dağın tepesinde bir yerlerde inşa edilmeye başlamış. Bulgarların Hristyianlığa geçmesi açısından önemli filan. Adam 9 yıl dağda tek başına, öyle mağarada filan yaşamış, sonra da yavaştan bir manastır inşa etmeye karar vermiş, sonra onun takipçileri filan bitirmişler manasıtırı. Yani bir yandanBulgarlar için mabed gibi dini önemi olan bir yer, öte yandan bölgedeki Osmanlı hakimiyeti boyunca da Bulgar dili, kültürü, dininin korunması açısından adeta bir korunak olarak görülmüş. O yüzden bir diğer önemi kültürel ve tarihsel. Ama ne bileyim bu duyguları bir turistin sadece bu manastırı gezerek hissetmesi pek kolay bir iş değil. Dolayısıyla binanın mimari özelliği, içinde yer aldığı doğa, orada yapılabilecekler filan insanın ilgisini çekebilir. Yani 3 saatlik yol gidip, 2-3 saat orada hadi siz takılın dedikten sonra öyle manastırı biraz gezip, ormanda dolaşıp bişiler yeyip dönmek ve bir pazar günü ve grupçanak pek beni mutlu etmedi açıkçası. Neyse sonra dönerken yaa keşke Rus arkadaşlarımla takılsaydım diye hayıflanıyorum, bir yandan şehir merkezine vardık ama telefonlarını almayı sürekli unuttuğum için arıyamıyorum napıyorsunuz diye. Sonra Allahtan aynı otobüste karşılaştık da bende bir mutluluk hasıl oldu, beraber oturduk bişiler içtik filan. Kızlar çok sympa, heralde burda en iyi anlaştığım ve beraberken en çok eğlendiğim insanlar onlar o yüzden de tanıştığımız günden beri sürekli muhabbet etmece, dışarı çıkıp içmece filan gibi faaliyetlere katılıyoruz. En güzeli tabi sigara arkadaşım olmaları, odada sigara içmediğimden dışarı çıkıp tek başıma kalmak yerine onlarla hep beraber geiyk yapıp sigara içerek muhabbet edebiliyoruz. Neyse bu kadar iyi kalpli değilim tabi ki, yani saf değilim, kızlardan birisini çok beğeniyorum ismi Jenya diye okunuyor da Rusçası biraz daha karışık filan. Burada detayları vermicem tabi size, ama listemde bir numaraya oturdu diyebilirim. Bakalım fikstür belirlendikten sonra sonuçlar ne olacak?

Başka neler yaptım? Dersler muhteşem yaa, 1 hafta boyunca aynı ders, sonra bir grup projesi sonra sınav tadında, her hafta patlatıyorlar. Allahtan informatique gruplara bölünmüş de 1-2 öğle sonu dersim yoktu eve gelip dinlenebildim uyudum filan... Bu arada sağolsun hocalarım çok iyi davranıyorlar! İngilizce'den tabiki muaf olamadım, bize Oxford diye gayet dandik bir gramer sınavı verip 80 üzeri alan geçiyor dedikleri için ne hikmetse geçemeyip 2. gruba yerleştirildim. Bayaa gıcık oldum yaa bakalım dersler nasıl olacak, baktım sıkılıyorum gitmicem yaa, naparlarsa yapsınlar vallahi! Neyse kızdım biraz. Onun dışında muhteşem Fransızca Excel'e giriş yaptık informatique dersinde. A klavye, Fransızca ders takılıyoruz. Allahtan ben biraz anlıyorum bu konuları da, yoksa sınıfın çoğu Fransız dili ve edebiyatı mezunu ve bu derslerden ne anlıyorlar cidden merak ediyorum...



Bu arada birçok arkadaşım çektiğim resimlere bakıp ollum burası Sofya filan değil dediler. Bence de bi garip ya burası bayaa, mesela geçen gün şimdi bizi her gün Sofya İETT'den bir otobüs gelip alıyor ve okula götürüyor tamam mı? İşte sağolsun Bulgarlar şoföre abii gelmeyenler var beklicez, şu saatte gidelim filan demeye üşeniyorlar. Ben de öğrendim az-biraz bulgarca, olmadı ben söylüyorum. İşte geçen gün şoför bişiler soruyor, ortalıkta bulgar yok tabi, bizim Afrikalı dostlar da şaşkın çaresiz bakınıyorlar, gittim ben konuştum adamla. Dedim böyle böyle biraz daha beklicez. Ama sorun şu :Ben bulgarcayı konuşabiliyorum ama anlayamıyorum. Bi kağıt var öğrencilerden biri imzalıyor, tamam bindik deye... Neyse Başak kağıdı imzalanması gerektiğine karar verip aldı attı imzasını adam bişiler soruyor bu arada, ben de bulgar dostlara ya bi dakika baksanıza dedim. Adam meğerse Türkmüş, Başak diye imzayı görünce "Aaa sen Türk müsün?" dedi Başak'a. Ben de dedim ki Bulgarlara tamam yaa gerek yok size, abi Türkmüş biz hallederiz diye.... Ha ha ha, işte böyle dostlar. Sonra dün mü ne bişiler içmeye dışarı çıktık, hemen yanda süper ucuz bir kafe var, bira filan içiyoruz. Televizyonda Bursaspor-Manchester maçı filan var. Etrafta zaten 3-5 Türk restoranı/kafesi yakın filan. Rakı istesen var, ayran desen her yerde, yemekler Musakka, işkembe çorbası filan... Pek gurbette değiliz gibi yani burada. Ama dün Jenya'ya Nazım Hikmet şiirlerinin Rusçasını ararken işte bloguma koyduğum "Sofya'dan" şiirine rastgeldim de bir fena oldum. Bir gün belki ben de Sofya'yı anlatan bişiler yazarım filan... Neyse ben bir yandan böyle Rusça filan öğrenmeye/anlamaya çalışırken Jenya da sağolsun Türkçe öğreniyor. Seni seviyorum ne diye sorumuştu söyledim o da Rusçasını söyledi de unuttum gitti tabi. O da unutmuş da gidip Kazak kıza sormuş, o biliyormuş nerdense filan saçmalıklara gel. Sonra bugün sağolsun üzerimde telaffuz denemeleri yaptı. "Ben seni seviyorum" diyerek gerdi beni de hangi contexte te diyemedim utanıp. Tabi onun kankası Luba sürekli yanımızda olunca olmuyor da neyse. Yarın sanırım derslerden filan sonra, biraz dinlenip Tekila gecesi yapıcaz, şaka gibi şişesi burda 8 leva da!!! Haydi çav çav hacıboylar....

20 Ekim 2010 Çarşamba

Nazım Hikmet - Sofya'dan

SOFYA'DAN

Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihlamur kokuyor doğduğun şehir.

Dünyayı sensiz dolaşıyorum,
Böyleymiş kaderim,
Elden ne gelir…

Sofya’da ağaç duvardan önce, duvardan güzel.
Sofya’da ağaçla insan karışmış birbirine,
Hele kavak,
Nerdeyse odaya girip
Kırmızı kilime oturacak…

Sofya şehri, büyük mü?
Şehirler, gülüm, caddeleriyle değil,
Anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor,
Sofya büyük bir şehir…

Burada akşam deyince dökülüyor sokağa millet,
Çoluğu çocuğu, genci ihtiyarı,
Bir gülüşme, bir uğultu, bir gürültü, bir kıyamet,
Bir aşağı, bir yukarı,
Yan yana, kol kola, el ele…

İstanbul’da da Şehzadebaşı’nda ramazan geceleri
- Sen o devre yetişmedin Münevver -
piyasa edilirdi tıpkı böyle.
Yok… Geçti o geceler…
Şimdi İstanbul’da olsam
Aklıma mı gelirdi onları aramak?
Ama İstanbul’dan uzak
Her şeyini arıyorum.
Üsküdar Cezaevi’nin görüşme yerini bile…

Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihlamur kokuyor doğduğun şehir.
Bilmediğin gibi ağırladı beni hemşerilerin.
Doğduğun şehir kardeş evim bugün.
Ama kendi evin kardeş evinde bile unutulmuyor.

Şu gurbetlik zor zanaat zor…

24 Mayıs 1957, Varna

16 Ekim 2010 Cumartesi

Onlar bunlar şunlar

Meir hay ba Is than boulll!!! Evet Eurovizyon gibi giriş yaptıktan sonra biraz bişiler yazayım dedim yaa. Birazdan Deuxiéme randevu olduğu için, duş aldım, giyindim, süslendim oturuyorum. Bugün dersim yoktu yaa, gerçi pek bişe yapmadım ama, bir anda buradaki atmosfer beni darladığı için her gün sabah 9 akşam 5 ders modundan biraz olsun kurtulunca sevindim. Gerçi informatique dersi için sağolsun hoca beni mühendis, ekonomist gibi kişileri koyduğu 4. gruba koymuş ama napalım artık. Perşembe günü resmen hayattan soğudum dostlar. İki günlük jeux d'entreprise oyununu 2. bitirdikten sonra bünyeler bir memnuniyet havasına girmişken 8 saat İşletmecilik, Sorumluluk, İş Etiği filan gibi konular -ki hem biliyorum, hem de üçbeş ders almışım- beni canımdan bezdirdi. Adam sağolsun bitürlü sunum için gerekli hazırlığı yapmadığı için, o boktan sunumu açana kadar canımızı sıkıyor. Yaptığı da bişe yok haa bizim elimizde zaten sunumun çıktısı var, onları okuyor bişe anlatıyor. Yani pratik olarak sunumun hiçbi katkısı yok. Hocamız sağolsun sıklıkla aslında sunumun burası pembeydi filan gibi açıklamalar yapıp teknik olanaksızlıklardan şikayet ediyor filan. Neyse artık dersin son saatlerinde ben patlıcam sıkıntıdan, molalarda sigara içiyorum, insanlarla geyiğe filan vurmaya çalışıyorum ama dedim yokk yaa yanımdakilerle geyik yapıp dersi bölücem ya da direk hocayla geyik yapıcam. Nasıl olsa ikisini de Fransızca yapmak zorundayım.

Dostlar yazının ilk kısmını dün çıkmadan önce yazmıştım da sonra devam edemedim öyle kaldı filan. Neyse işte perşembe günü bayaa sıkıldım, akşam bişiler içip uyumak istiyordum. Bu planda pek başarılı olamadım ama sonra artık bizim için adeta bir dizi setinden farksız hale gelen -her akşam ordayız çünkü, başka yer yokmuş gibi- Mona Roza'ya gittim, normalde beni Majdi dost aradı gel diye de, gittim o yoktu, bizim diğer Tunuslu dostlar var, bi tane de Cezayirli çocuk. Neyse onlarla içtik filan. Ben bi Amstel, bi Heineken alarak bira konusunda önemli bir adım attım. Sonra gelip yatmacalar. Cuma günü ders yok şahane şekilde, 11 civarında kalktım, biraz çeviri yaptım filan... Sonra yine Mona Roza'ya bu sefer kahve içmeye gittik, Başakla yolda Litvanyalı -en güzel olan- kızı da görüp onu da çağırdık, oturduk, takıldık filan. Akşam zaten milletle takılmaca diye, döndük biraz kitap okuyup dinlenmeye çalışmaca... Sonra çıktık işte nereye gideceğimizi kimse bilmiyordu. Neyse yakındaki bir yarı bar yarı gece kulübü bi yere gittik, fena bi yer değil ama Sofya standartlarında pahalı filan. Vodka portakal 5 leva, bira 4 leva filan. Neyse ben 2 votka, 2 bira bir de Wajdi dostun ikram ettiği -adını sonradan öğrendim, aftershockmuş- bir shotu içtim. Bayağı da bi sigara içtim tabi yine. Biraz dans filan ettim ama ortam beni yine darladı. Yaa anlamıyorum sanki bara gitmenin tek amacı insanların birbirlerine yazması gibi, herkes kız kapma peşinde. Mbaye dostun çok yerinde tabiriyle adeta bir "chasse", ayrıca nasıl bi grupsak neredeyse her kıza bir zenci düşüyor arkadaş. Adamlar bir garip, barda "Anne ben ırkçı oldum" diyecektim ya resmen, hani Rus kızlarla filan dans etmek için ortaya doğru gidiyoruz, adamlar direk sinek gibi üşüşüp kızları çevirip dans ediyorlar filan, ben de "Noluyo lan" denmeyeceği için neyse ya diyip bıraktım onları kendi haline. Ama dostlar inanılmaz eşleşmeler oldu yaa resmen, bildiğiniz herkes gözüne birini kestirip gidip yavşıyor filan vıcık vıcık ortam, oo güzel filan dediğim kızlar ne adamlarla bütün gece dans edip muhabbet kurdular, resmen hayattan daha çok soğudum. Bu arada 3. ve 4. lüğü aralarında paylaştırıp ikisi arasında bir karar veremediğim Rus kızlar, doğal seleksiyona uğrayıp elimde sadece biri kaldı zaten. Ama sanırım doğa bizim için iyi olanı yaptı dostlar. Öbür kız biraz saf salak, Jenya'dan ise şu beraber geçirdiğimiz birkaç günde bayağı etkilendiğimi ve kendisini listede 3. sıraya taşıdığımı söylemeliyim. Kızın garip bir karizması var, bi kere çok tarz giyiniyor, süper güzel değil ama gözleri böyle açık mavinin en deruni tonlarından biri filan, acayip komik ve rus aksanıyla Fransızca konuşunca tüm bunlar bir arada sanırım etkileyici oluyor. Ama sağolsun Orcan dost Rusya'daki abisiyle konuşup dün gece öncesi "ollum, onlar kız-erkek arkadaşlığı yakınlaşması filan pek sallamazlar, direk mevzuya gir" diyerek önüme ciddi hedefler koyup beni biraz gerdi. Öyle ki kıza aşık olmaktan da korkuyorum, yanına yanaşmaktan da... Bu arada ne biçim blog oldu lan bu, bir genç kızın gizli defteri tadında! Yayınlamasam daha iyi sanki bu yazıyı da, bilemiyorum bakıcaz... Neyse sanırım bizim eğlence kültürümüz genel olarak diğer insanlarla pek özdeş değil. Hepimiz bara eğlenmek için gidiyoruz ama onlara göre eğlenmek bi hatun bulup dans etmek gece de olursa eve atabilmek, benim içinse arkadaşlarla içip eğlenmek, geyik yapmak sonra hep beraber gidip bişiler yiyip kahve içmek ve uyumak... Allahtan sonra Tunus, Cezayir, Fas ve Rusya ekibi olarak gidip kebapçıda mercimek çorbası, Adana dürüm yiyip çay içerek sabahın 6 sında eve geldim filan da biraz daha iyi hissettim kendimi. Bu arada ben size dmeiştim yaa Kazak kızın annesi Rusmuş arkadaş, öyle kazak olmaz çünkü biliyorum, kız Rusça, kazakça, ingilizce ve Fransızca biliyor ama Fransızcası filan kötü neyse bunu sonradan ekledim mevzu budur...

Bugünse grup projesi için toplanamamız gerekiyor diye 11 gibi kalktım da pek toplanamadık yalan oldu filan, biraz çalıştım ben de tek başıma. Sonra rus kızlar hadi gel sigara içelim filan dediler allahtan, gerçi ben önce oo naber filan tadında girdim feysbuktan filan da neyse tüm sırlarımı anlatıyorum, umarım başka kimse okumaz hehehehe.... Sonra işte uyanamadık yaa kahve içelim filan dediler, dışarı çıktık kahve içtik, sonra Başakla biz süper markete filan gittik, geçen gün bi patates kızartması üzerine peynirli süper bişe yemiştik ben de açım işte gel başak yaa gidip yine ondan yiyelim, bişiler içelim dedim. Ve ilk kez mastika'yı yani Bulgar rakısını tattım, biraz şekerli ve sert bi rakı, çok beğendim diyemicem. Sonra da yine Majdi dost aradı bi kafedelermiş gelin dedi, gitik yine baya kalabalık tüm Magrep ve Doğu Avrupa orda, bi kahve içip ayrıldık. Ben de gelip işte bunları yazdım dostlar. Birkaç gündür pek iyi değilim, sanırım İstanbul'u arkadaşlarımı filan özledim, yarın sabah 6 da kalkıp Plovdiv yakınlarındaki Bulgaristan'ın en önemli tarihi mekanlarından biri olan Rila Manastırı'na gideceğiz, ben de biraz kitap okuyup yatarım heralde. Kendinize iyi bakın hacıboylar, ay lav yu ol!!! (Kız gibi yazmaya başladım, sonumuz hayrola...)

13 Ekim 2010 Çarşamba

Cesaretin Var mı İşletmeye (Jeux d'entreprise)?

Sofya'da günler geçmekte... Geleli 15 günden fazla olmuş. Alıştım sayılır burda böyle yaşamaya. Başak gelmeden önce rejim yapıyordum. O geldikten sonra da karar vermiştik, hafta içi takılmaca yok, haftasonu yemek ve alkol serbest diye... Ama gelin görün ki takılmalara aynen devam dostlar. 2 gündür yazmıyorum, bu süre içerisinde zamanımızın neredeyse tamamı Jeux d'entreprise yani işletmecilik dersi ile geçti. Hepimiz gruplara ayrıldık ve bir şirket yönetmeye başladık. Yaptığımız işe nehir turizmi denebilir sanıyorum ki. Grupta tek işletmeci ben olduğum için pazarlama ve finans gibi şeyler bana kaldı haliyle. Aslında eğlenceli bir o kadar da stresli bir oyundu diyebilirim. Toplam 4 karar veriliyor ve bu 4 yıllık bir yönetime denk geliyor. İlk yılı 5. sırada tamamladık ki 12 grup vardı ve gerekli pazar araştırmalarının hepsini ilk periyotta satın almamış olmamıza rağmen iyi bir ciro elde ettik. Sonraki hedefimiz ilk 3 içerisine girebilmekti, 2. turda bunu da başardık. Ancak 3. tur gerçekten büyük bir hayal kırıklığı oldu, fiyatımızı arttırdığımız için bu yıl 7. olabildik ve ciddi bir para kaybettik dostlar. Ama anladık ki fiyatı arttırmamak ve ciddi bir yatırım yapmak gerekiyor bu oyunda. Grup arkadaşlarımın hepsi bana güveniyor, ben onlara şöyle yapmalıyız çünkü... şeklinde sürekli açıklamalar yapıyorum, onlar da onaylıyor ve aksiyona geçiyoruz filan. Grupta bir Senegalli, bir Bulgar, Bir Litvanyalı, bir Kazak, bir Arnavut ve tabi bir Türk var. Ve oyun iki master programı öğrencilerinin karışımıyla oluşuyor. Yani bir MBA yapanlar, bir de Social and Solidary Economy masterı yapanlar var. 3. turda 7. olmak bizi bayağı üzdü, ama hatanın nerede olduğunu çabuk anlayıp benim daha 2. periyotta öngördüğüm üzere oyunu 2. bitirdik. Tabi bütün grup arkadaşlarım "Grace a toi" diyerek beni hem onurlandırdılar hem de utandırdılar. Hatta Arnavut kız sağolsun bana "Ollum sana yakında Bill Gates iş teklif ederse şaşırmam" filan bile dedi. Ancak bunun karşılığında bu akşamki Fas, Tunus, Türkiye ve Arnavutluk buluşmasında ben kıza "Aaa sen müslüman mısın? Ya kusura bakma ama Arnavutluk'un komşuları kim?" filan gibi sorular yönelterek onu biraz üzdüm. Sonra da hemen suçu bizim Batı yönelimli eğitim sistemimize, Arnavutluk'un nüfusuna, Osmanlı'nın şöhretine filan atarak geçiştirdim. İşin garibi buradaki arkadaşların önemli bir kısmının yakın arkadaşları filan Türklerle evlenmişler, hepsi Türk dizilerini izliyor filan. Dolayısıyla herkes Türkiye hakkında bir bilgi sahibi, biz biraz Avrupalı/Amerikalı snobluğundayız burada. Hatta Bulgarca'da olduğu gibi Arnavutlukça (nasıl denir lan Arnavutluk'un resmi dili?) çay filan diyolarmış. Zaten tüm insanlar bana bildiği Türkçe kelimeleri söyleyerek beni utandırıyor. Bu arada bugün yine Türk kafesinde buluşup kahve filan içelim dedik işte. Ben önce kahve içtim, sonra baktım Tunuslu dost Karim yani Kerim bira içiyor dayanamayıp ben de içtim yaa. Kendimi tutmasam çok rahat alkolik olabilirim burda. Bira kafe-restoranlarda 1,5 leva filan zaten. Güzel de biraları Allah var. Buranın en iyi biralarından biri, sanırım biizm Efes'e yakın olan Zagorka'yı denedim ve bardağın üzerindeki "Yes, we can do it" in komünist el hareketli sembolü vardı da pek bir hoşuma gidince bugünkü yazımı bu resimle süsleyeyim dedim.

Bu iki gün içerisinde oyun oynamak dışında neler oldu? 1-Bence en önemli kazançlardan birisi Rus kızlarla yakınlaşmamdı. Aynı fakülteden filan gelmiş 2 tane Rus kız var tamam mı? Bunlar bayağı güzel, gayet tarz giyiniyorlar filan... ama sürekli sadece ikisi var, arada Ermeni çocuk bunlarla Rusça konuşuyor filan, dedim ulan keşke Rusça bilseydim filan. Ben sanıyorum ki kızlar kendi arasında takılma düşüncesinde. Sonra okulun önünde sigara içiyorum, kız bana bişe sordu filan şaşırdım bayağı. Zaten sigaranın sosyal yönünü keşfetmek gerekiyor, resmen sigara içenler süper kankaya bağladık. Her molada geyikler filan. Neyse ben tütün içiyorum, böyle renkli filan giyiniyorum yaa, bir dikkat çekmece... Neyse kız bana bişe sordu işte, ben ilk önce anlamadım, sonra baktım bana diyor Fransızca bişiler. Neyse efendim hulasa 2 gündür beraber yemeğe gitmeceler, sürekli konuşmacalar filan. Kızlar St. Petersburg'tan geliyorlarmış, biz de insanlarla Fransızca konuşmak istiyoruz filan diye dert yandılar. Aynı odada kalıyorlar filan, sanırım önümüzdeki günlerde "Soğuk denizlere çıkma" politikası izleyeceğim. Top 5 listemi yavaş yavaş oluşturuyorum. Şu an listenin bir numarası halen değişmedi: Kazakistan. 2 numarada ev sahibi Bulgaristan. 3 ve 4 Rusya, çünkü bu iki kızı birbirindn ayıramıyorum yaa, hangisi daha güzel diye sorsanız bir karar veremem, eşitlik verdim ondan. 5 numara da Ukrayna geliyor. Ortak özellikleri renkli göz! Gelecek günlerde rekabet oldukça iddialı olacak gibime geliyor. Bu arada işletme derslerinde genel bir beğeni ve takdir kazanmam, Bulgarca öğrenmeye çalışmamdan gelen ev sahibi Bulgaristan sempatisiyle birleşince hanemde bayağı artı var şu an ama tek sorun ben biraz soğuk davranıyorum herkese karşın. Başak'ın iddia ettiği üzere Gürcü kız benden hoşlanıyor mu, hiç emin değilim. Çünkü kız benle hiç konuşmuyor neredeyse. Gerçi ben de Kazak kızla hiç konuşmuyorum da... Kızla arada göz göze geliyoruz filan, ben yine bildiğiniz tıkanıyorum. Listede en rahat konuşabildiğim kız Bulgar Maria. Tabi bunda yoğun Bulgarca öğrenme çabam da etkili olabilir, kızın güzelliği ve sevimliliği de bilmiyorum.

Bu arada bazı arkadaşlarla feysbukta konuştuğum üzere burada adeta orta sınıfın üst segmentinde kendimi buldum dostlar. Magreb ülkelerini daha yakındna tanıma fırsatı buldum, Arap ülkelerine mesafeli yaklaşımımda mesafe kat ettim, komşu ülkelerimizi - Bulgaristan'dan başlayarak- keşfetmeye başladım ve hiç bilmediğimiz ülkeler (Litvanya, Komor adaları, Senegal, Haiti...) hakkında biraz da olsa bişeler öğreniyorum. İnsanlar arasındaki ilişki Fransa ile karşılaştıramayacağım kadar sıcak, samimi, yardımsever ve saygılı. Bilhassa bir Türk olarak evimde gibi olma rahatlığını yaşıyorum. Adeta yerini ve ruhunu bulmuş bir insan kimliğindeyim dostlar. Sizlere nasıl anlatabileceğimi de tam bilmiyorum, birkaç defa anlatmaya çalıştım ama belki sıkıldınız aynı şeyleri duymaktan, belki aynı hissiyatı paylaşmadınız benimle bilemiyorum. Neyse hepinizi Sofya'ya beklediğimi belirtir, gözlerinizden öperim. Haydi dovijdane!!!

11 Ekim 2010 Pazartesi

Obiçham Te Lubima



Evet değerli dostlar, derslerin ve sosyal ilişkilerin başlaması sonrası hergün bloguma yazamayacağımı daha önceden belirtmiştim. Nitekim öyle de oldu! Dolayısıyla sizler Cumartesi gecesi kaldığım yerin hemen karşısında gittiğim Cotton Club akşamından sonra neler olduğunu pek bilmiyorsunuz...

İyi bir giriş yaptım bana kalırsa, izleyicinin ilgisini çektim, onu yazının geri kalanını okumaya teşvik ettim. Amma velakin öyle süper haberler, dedikodular duymak isteyenler hayal kırıklığına uğrayacak! Çünkü gidişim suskun olsa da dönüşüm muhteşem filan olmadı tabi.. İlk önce biraz Cotton Club ve cumartesi gecesinden bahsetmek isterim izin verirseniz. Efendim Cumartesi hep beraber şehir merkezinde toplanıp, bir yere gitme fikrimiz fena olmadı. Önce sanki kimse gelmeyecek gibiydi, hatta bir ara sadece bu hareketi başlatan Bulgar dostumuz Maria, Mbaye, ben ve Başak olucaz filan izlenimine kapıldık. Sonra biraz geç kaldık tabi Başak'la biz Türk misali... Velhasıl sağolsun dostlar bizi beklemişler. Ve bayağı kişi de vardı. Bir kez daha Bulgar şarabını tatma fırsatım oldu ve hiç fena bulmadığımı söylemeliyim. Sonrasında biz tekrar eve dönüp gece dışarı çıkma planlarıyla yanıyoruz. Cotton Club işini de Gürcü kızlar organize etti. Biz pek emin değiliz tabi gidip gitmemeye, ayrıca sadece onlar olursa fena filan diyoruz. Neyse 11'de buluşulacak bir aşağı indik "Il y a du monde" tadında! Bu arada bizim okuldan olmayıp, "bir arkadaşın arkadaşı" tadında Tunuslu bir çocuk da bizle geldi. İyi ki de gelmiş, Bulgarca tüm sorunlarımızı çözdü sağolsun. Neyse bu çocuk sabah "ollum o kadar çok Arap Afrikalı var ki Fransa'da, Fransa yakında Republique Islamique Française olursa şaşırmayın" esprisiyle kanımızı ısıtmıştı kendisine. Gittiğimiz yer Sortie filan gibi bir yer: Cotto Club yani Pamuk kulübü. İçeri giriş 5 levaydı, 1 leva vestiyer, bir şişe votka açtırdık 80 leva filan civarındaydı ki herkes ulan ne kadar pahalı diyor, hafta içi 35 leva filanmış, zaten süpermarkette Sobieski vodka yanında meyva suyu hediyeli 15-20 leva civarında. Neyse orada işte bir köşemiz oldu, biraz dans edip içtik (sigara da içtik tabi, yasak burada parlementoda kabul edilmemiş). Süper eğlenceli bir gece değilse de kaynaşma yolunda güzel bir adımdı. Pazar günü saat 4'te kalkıp, biraz takıldım öyle salakta. Sonra daha önceden görmüş olduğumuz "Kebap House" a gittik Başakla, çorbamız Adana kebabımız ayranımızı içtik bir güzel. Öncesinde çamaşırlarımı yıkatmaya verdim, banka hesabımdan ilk kez para çektim (100 leva, komisyonla 51 küsur euroa denk geliyormuş) filan. Bir pazar böyle geçti...

Pazartesi gününe geldiğimizde yine saat 7'de kalkma ve 8'deki otobüs servise yetişip okula gitme telaşı. 7-8 saat üst üste Girişimcilik diye çevirebileceğim "Entrepreneuriat" dersi gördük. Adam tam bir Nouvelle Vague aktörü sesiyle konuşan uzun süre Kanada'da yaşamış bir Fransız. Neyse derste bugün konu "Marketing Myopia" ya geldi, ben de sağolsun Djamshid Assadi'nin hiç unutmadığım bilgileriyle açıkladım. Geçen gün de muhasebe dersinde Milton Freedman hocanın aklına gelmedi de örneklerden yola çıkarak ismini buldum filan. Sınıfta ekonomi-işletme yapan çok az kişi olduğundan biraz çakıyorum mevzuları filan... Bugün yine Bulgarca açısından baya verimli bir gün oldu, yeni şeyler öğrendim. Adeta Türk dostu Aurelie gibiyim burada, Bulgarca konuşma çabamla gönlüne girdim yerel halkın. Tabi öğrendiklerimi sürekli güzel Bulgar kızına appliqué etmek motivasyonuyla çalışıyorum. Yani sormak/söylemek istediklerimin önce bulgarcasını öğreniyorum, sonra kızı görünce bir bir projelerimi hayata geçiriyorum filan. Bugün günaydın, naber filandan sonra adını da Bulgarca sormam sanırım sempati hanesine yazılmıştır. Neyse daha sonra Alex dosttan bir dilin olmazsa olmazı "Je t'aime"in Bulgarcasını öğrendim. Dolayısıyla proje sonunda zafer kutlamasını inşallah yapabileceğim bir cümle kurdum Bulgarcada. Şöyle: "Ti si mnogo karesiva. Obicham te lubima!" aynen şiir gibi çok güzel oldu bence, meali de (Fransızca yazayım hahha) : "Tu es trop belle. Je t'aime ma chérie".

Neyse bir haftadır filan büyük projem burada yorgan ve nevresim takımı alarak, yatağımı biraz daha rahat ve mutlu bir yer kılmaktı. Aşağıda hergün açılan pazar gibi bir yer var. Orada bir adama sormuştum 30 ama sana 25 yaparız demişti, sonra yanda bir kadın teyze vardı o da direk 30 dedi ama pek çeşit yok diye ben adamdan alayım dedim. Carrefour filan gibi bir yerden alsam daha mı ucuza gelir aceba filan diye de düşündüm. Sonra yok pazardan alayım dedim, ben alayım pazarcı kazansın, Bulgaristan kazansın yani ben kazanayım dedim ama geç kaldım kapanmıştı filan, yaklaşık 1 haftadır yorgan alayım diye uğraşıyorum yani. Hatta "Yorgan savaşları" adında bir bilim kurgu roman bile yazabilirim. Hatta geçen gün tamamen Bulgarca bir diyalogla teyzeden alıcaktım yorganı, gerçi Yorgan Bulgarcada yurgan, çarşaf çarşaf, yastık kılıfı da kılıf za bilmemne yani sadece yastık farklı onu da bir türlü öğrenemedim zaten... Neyse efendim sonunda bugün 30 levaya yorgan, yastık, çarşaf ve yastık kılıfı alarak evime döndüm ve büyük bir heyecanla arkadaşlarla beraber (Niyeyse?) yatağımın görünüşünü tamamen yeniledik. Gerçi tam istediğim gibi bir desen bulamadım dostlar ama inanın burada lüks algım değişti. Bok gibi bir binada yaşamama rağmen hayatta en büyük arzularımdan birisi "odamda keşke balkon olsa". Ne yapacaksam balkonu... Yatağım resimde gördüğünüz gibi belki güller filanla biraz fazla romantik oldu ama burada moda diye bir şey olmadığından oldukça rahatım, ısınayım yeter diye düşünüyorum. Yani gösterişten ziyade fonksiyonel olması eşyaya değerini katıyor burada. Bu arada girişimcilik dersi için gruplar oluşturup şirket kurma projesi hazırlamamız gerekiyor. İlk önce birkaç Bulgar kız bizle aynı grupta ol yaa filan dedilerse de sonra adam fazlası olup beni attılar, ben de Senegalli diğer dost Aba Baci'nin teklifine evet cevabı verdim, bir de ne göreyim Kazak güzel de bizim grubumuzda olacakmış. "Tant mieux" diyorum dostlar. Turnuva daha yeni başlıyor, takımlar form tutmaya ve kendilerini göstermeye başladılar, en azından gollü beraberlik beni bu gruptan lider çıkarır inancındayım. Bu blogu okuyan tüm arkadaşlarımı öpüyorum ve sizi çok seviyorum mucuk mucuk.... Okumayanları sevmiyorum pis arkadaş onlar bööeööeööe.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Ze Ze Dadınne...

Evet sevgili dostlar henüz odama dönmüş bulunuyorum. Bugünün en önemli sözü sanırım ze ze dadın ne gerçi ne anlama geldiğini bilmiyorum ama Bulgarca ilk şarkım bu oldu. Gerçi belki diğerleri de bulgarcaydı bilmiyorum. Bu gece kaldığım yerin hemen karşısındaki Sofya'nın en büyük gece kulübü dedikleri yere gittik berabercene. Bir daha hep beraber gider miyim bilmiyorum. Bildiğiniz Sortie gibi bir yere gittik 15-20 kişi. Tabi şişe açtırmamız gerekiyor, yerimiz olması için neyse bikaç genç açtırdık bi şişe votka. Şarkılar bildiğiniz oryantal tadında, striptiz yapacak gibi duran daha doğrusu durmayıp milleti coşturmak için dans eden ablalar vardı. Gerçi sonra o ablaları vestiyerde yerde oturup sigara içerken görmek üzdü beni, bildiğiniz çalışan yani... Neyse biraz eğlendik ama sonra ben kendimi içki ve sigaraya verdim yine pek kimseyle konuşmadım. Kazak kızın gelmesine sevindim ama bütün gece yanında oturup hiç konuşmadım kızla. Arkadaş o utangaç dediğim kız bir danslar ediyor aklınız almaz, Başak sağolsun gerçekten süper iletişimsel bir insan olduğu için yanına oturur oturmaz konuşmaya başladı sonra da dansa kaldırdı kızı. Kız çok güzel yaa, ama gruptan çıkma ümidi gittikçe düşüyor. Neyse artık önümüzdeki maçlara bakıcaz...

Bugün sabah 10 gibi kalkıp biraz çeviri yaptım. Sonra gidip aşağıdaki pastane gibi yerden ıspanaklı börek aldım. Ama bu Bulgarların "patisserie" konusunda sıkıntıları var. Mesela börek çok büyük ve 1 lev, arkadaş ikiye bölsen 50 kuruşa satarsın filan yani. Hem çok yağlı, biraz İstanbul tadında gerçi. Sonra Tunus'lu dost Majdi arayıp "Abi biz Türk restoranında oturduk kahve içiyoruz, gelsene" dedi. Mbaye, Başak ve ben gittik. Gerçi başak sonradan geldi. Yine Emel Sayın, Sezen Aksu gibi şarkılarla yurt özlemimimi hepten giderdim filan. Çocuklar 2-3 yıldır buradalarmış ve bu semtte en iyi kahve burada filan diyorlar. Sütlü kave istedim ben de tabi Alex dost bulgarca söyleyecekti dur yaa bunlar Türk'tür ben anlatıırm derdimi deyip gayet güzel Türkçemle meseleyi hallettim. Yani Bulgarlar burada yabancı konumunda kalıyor filan. Sonra süpermarkete gittik başakla, öncesinde terlik çöp kovası filan aldık ona sonrasında da Bulgar hattı. Bildiğiniz eski pasaportuyla almayı başardık hem de, kadın hallederiz deyip, halletti gerçekten filan...

Öğleden sonra IFAG'lı dostlarla şehir merkezinde buluşup yemek filan yiyip bir kadeh birşeyler içtik, iyi oldu. Gün geçtikçe kaynaşıyoruz birbirimizle. Tabi fransızca filan iyi geliyor... Neyse lafı çok uzat(a)mayacağım. Biraz votka içtim, artık uyusam iyi olur dostlar. Kendinize iyi bakın...

8 Ekim 2010 Cuma

Geçip giden günlerin ardından...

Merhaba sevgili blog okuyucuları... Orda mısınız lan? Neyse varmışsınız gibi anlatayım ben. Farkettiğiniz üzere - eğer farkettiyseniz- birkaç gündür - tam olarak 3 gündür- bloguma yazamadım. Peki bu arada neler oldu? Ya da bir şeyler oldu mu? Olduysa neler oldu? Olmadıysa neler olmadı? Arçil'le Şota gerçekten ikiz miydi? Tüm bu soruları blogumuzun "Geçip giden günlerin ardından..." adlı bu özel bölümünde bulacaksınız sayın izleyiciler. Şimdi sözü fazla uzatmadan 3 günün özetine geçelim. Dostlardan gelen uyarıları dikkate alarak daha sistematik yazmaya çalışacağım. Birinci bölümümüzün adı:

Bulgaristan'da Türk olmak

Öncelikle söylemem gereken şey Avrupa'da Türk olmak ile burada Türk olmak arasında muazzam bir farkın olduğu. Nüfusun yaklaşık %10'unun Türk olduğu, 500 yıl kadar beraber yaşadığımız filan düşünüldüğünde burada çok ilginç bir hava var. Aslında gelmeden önce Bulgar milliyetçiliğinden biraz çeiniyordum, hatta ilk günler bir Türk olarak beni aceba nasıl görüyorlar filan diye bayağı bir düşündüm. Ama sağolsun okuldaki Bulgar arkadaşlar gayet dostane karşıladılar. Bulgarca da günlük dilde kullanılan birçok kelimeyi örnek vererek -çorap, çorba, bira, çay, pamuk, çekmece, en çok haydi...- beni hem şaşırttılar, hem mutlu ettiler hem de garip bir şekilde mutlu ettiler. Tabi ben de artık yavaş yavaş Bulgarca'yı çözüyorum, gruptaki en azimli - hatta tek azimli- insan olduğum için de bu çaba bayağı takdir topluyor. Okulun kafeteryası ve karşıdaki yemekhanede derdimi Bulgarca anlatmaya çalışıyorum, Bulgar kızlarına günaydın, ne haber filan diye şirinlikler yapıyorum filan. Bu arada ne zaman başka ülkelerden gelen insanlarla konuşsam bilhassa tarihi, kültürel, coğrafik yakınlığımızın olduğu Cezayir, Tunus, Makedonya, Hırvatistan tabi ki Bulgaristan gibi ülkelerden gelen arkadaşlarla ne zaman bir araya gelsek, molalarda sigara içmek filan gibi, konuşulan tek konu Türkiye bilhassa İstanbul oluyor. Yani pek başka bişeyden konuşmuyoruz, hep Türkiye ve Türkler, istanbul çok güzel filan garip bir muhabbet oluyor benim için. Herkes ya İstanbul'u biliyor ve gidip görmek istiyor ya da daha önce görmüş, duymuş vs. Mesela bir Cezayirli arkadaşım ooo Türkiye filan girdiği konşmasında ilginç bir anekdot anlattı. İstanbul'a gelmiş, havaalanına inmiş (Atatürk): "Dışarı çıktım" diyor "ulan burası neresi böyle sanki gelecekteyim hissine kapıldım o devasa afişler, mimari filan". Vallahi şaşırsam mı, gururlansam mı, yoksa yok yaa o kadar değil filan diye mütevazi mi olsam bilemedim...

Şimdi bir diğer etkiye geçeyim: Türk dizileri. Hani hiç dizi izlemeyen bir insan olarak medyada filan duyuyordum, "Türk dizileri Araplar'ı fethetti" filan laflarını ama bu kadar etkili olduğunu gerçekten hiç bilmiyordum yaa. Sadece Fas, Tunus filan gibi Arap ülkeleri değil, Makedonya, Hırvatistan ve tabi ki yine Bulgaristan televizyonlarında da meğerse bu diziler gösteriliyor ve geniş bir kitle tarafından izleniliyormuş. Yani Brezilya'nın soap opera dediğimiz pembe dizileri ya da Amerikan dizileri nasıl bir ara televizyonların baştacıysa şu anki durumda Türk dizileri sanırım o yerde (tam olarak bilemiyorum tabi). Gerçekten o kadar şaşırıyorum ki bana sorular filan soruyorlar, işte Gümüş filan hiç izlemediğim için nerdeyse utanıcam. İşin garibi Bulgar arkadaşların bana Nasılsın? İyi geceler gibi Türkçe şeyler söylemeleri, nerden öğrendiniz sorusuna, dizilerden cevabı beni acayip şaşırtıyor açıkçası. Dedim ki altyazılı mı izliyorsunuz, yok dublaj varmış ama alttan Türkçesi duyuluyormuş az biraz, ordan kapmışlar filan. Zaten okuldaki öğrenci profiline baktığımızda, ki 28 nasyonalite var, en gelişmiş demiyim de en gelişmiş ekonomiye sahip ülke bizimkisi, bi de Ruslar var ama onları nüfus/yüzölçümü paritesinden farklı değerlendirmek lazım filan...

Sonuç olarak bu ortamda sanki müthiş gelişmiş ileri bir ülkeden geliyorum, en birinci biziz gibi bir hava var yani, Fransa'da filan bir süre okumuş bir insan olarak ve biraz Avrupa'yı gezmiş bir genç olarak burada hissettiğim atmosferin ne kadar farklı olduğunu anlatabildim mi bilemiyorum. Neyse belki ilerleyen günlerde bu konuya tekrar dönerim. Şimdi bir diğer başlığımıza geçelim.


Üç gece, üç içki

Evet değerli dostlar gelelim neden birkaç gündür yazmadığıma. İlk olarak Perşembe günü ilk sınavımı oldum. Gerçi Çarşamba günü de İngilizce değerlendirme sınavı oldum da o biraz daha geyikti. Yani ilk hafta, ilk sınavlar modu hakim burada. Tabi sizlere ders çalışmak için blogumu güncellemedim yalanı atmayacağım. Sebebi Türk kafilenin ikinci üyesinin de aramıza katılmasıyla kendimizi biraz dışarıdaki hayatı keşfetmeye vermiş olmamız. İlk gün yani çarşamba dışarıda bir şeyler yiyelim dedik ve dış taraftan gayet şık görünen ve İstanbul'da ne bileyim rahat rahat girmeyeceğim bir yere girdik ama sevimli filan bir yer isteyerek girdik. İngilizce menüleri var sağolsunlar getirdiler, domuz eti olayına hiç girmek istemediğim ve daha hafif bir şeyler yemek istediğim için Chicken Kavarma dedikleri (bildiğiniz kavurma sanıyordum) böyle şahane güveç tenceresinde tavuki mantar, domates filan -tek eksik üzerine kaşardı- çok lezzetli ve doyurucu bir yemek söyledim. Daha doğrusu ne söylediğimi pek bilmiyordum, gelince gördüm. İşin ilginci burada yemekler porsiyon gibi değil, yanlarında gramı yazıyor, ya da diğer lokantalarda olduğu gibi istediğin kadar koyduruyorsun, kaç gram gelirse onun parasını ödüyorsun filan öyle. Neyse bir güveç, bir tavuk ızgara, iki bira, güzel bir ortam, müzik filan gayet rahat yemeğimizi yedik ve ne kadar hesap ödedik? 15 leva! Kişi başı değil toplamda! Bu nokta çok garip, böyle Bolu lokantası gibi bi yer var mesela orada bişeler yesem 6 leva ödüyorum, çok daha düzgün bir yerde yiyip bira içince 7,5 leva ödüyorum. Benim şu ana kadar anladığım kadarıyla, kalite ve ortam filan olarak bir üst sınıfa çıkınca fiyat farkı o kadar artmıyor. Ama ilginçtir gittiğimiz yerde pek öğrenci filan yok, daha böyle genç yetişkin tadındakiler var filan. Neyse efenim çok iyi oldu, çok da güzel oldu Türkçe konuşup, güzel bir yemek yeyip, biramızı sigaramızı içip (yasak filan yok restoranlarda takılıyorsun gayet ya da bir kısımda içiliyor, diğerinde içilmiyor filan çok hoş bu da!) Neyse biz ikimiz de zayıflayalım filan derdindeyiz, her akşam böyle içmeyiz yaa filan diyoruz. Ama ikinci gün noldu? Dolaşıyoruz filan, ben biraz açım, Başak da dedi gel bir yere gidelim sen bir şey ye, ben de salata filan yerim belki. Sonra yine bir restorant-bar'a gittik ve ben yine muhteşem bir seçimle pane harcına batırılıp şişte kızartılmış ve üzerine sos dökülmüş sebzeler yedim. Yanında iki kadeh Merlot şarabı içtim. Başak da -benim seçimimle- üzerine hayvan gibi peynir rendelenmiş elma dilim patates ve absolut vanilya içti. Hesap yine aynı: 15 leva! İstanbulda bunlara 40 civarında verirsin bence. Ve işin garibi burdaki yemekler çok lezzetli lan! Neyse bugün de Almanya maçını izleme amacıyla dışarı çıkıp yakındaki bir Türk restoranına gittik - ki yakında bir sürü Türk lokantası var- maç yokmuş, böyle canlı müzik, Sezen Aksu'lar Emel Sayın'lar, rakı, haydari acılı ezme gibi mezeler filan var, biz neyse yaa bakalım etrafa diye çıktık. Biraz dolaştıktan sonra hadi ya gidip bari bi kadeh rakı içelim dedik tabi ki : ) Fix menü varmış da çok aç diiliz öyle adam neyse yaa ayıpsınız ayarlarız dedi, bize bir çiftin yan yana oturduğu masanın karşısına oturmamızı söyledi, ben tabi gerildim filan, gelin ya çekinmeyin herkes Türk, tanışın dedi, Başak saolsun çok komünikatif olduğundan biz tanışıp oturduk masaya. Abinin yanındaki abla bulgar, evlilermiş filan, çocukları varmış, abi 20 yıl önce gelmiş, bir daha hiç Türkiye'ye dönmemiş, pasaportu yokmuş uzunca bir süre 2 yıl önce Bulgar vatandaşlığı vermişler filan, abla türkçe bilmiyor, konuştuk filan, rakımızı içtik, mezemizi, sıcak pide ekmeğimizi yedik. 20 leva hesap ödedik bu kez, zaten bence burda en pahalı restoranlar Türk restoranları, küçük döner 2,5 levayken; koca dilim bir pizza 1,5 leva filan garip şekilde. Neyse bir gün de böyle geçti, yani Başak dost geldiğinden beri grupta 3'te 3 yaptık. Üç gecede üç farklı restoranda, üç farlı yemek ve 3 farklı içki içtik. Diğer arkadaşların yarısı müslüman oldukları için hiç içki içmiyorlar filan, diğerleri de Bulgar olunca kaldığımız yerde kalmıyor, çok az ihtimal kalıyor beraber dışarı çıkmamız için, neyse yarın yine aktivite var, hep beraber şehir merkezinde yemek filan yiyeceğiz, sonrasında Gürcü kızların karşıdaki gece kulününe gitme planları varmış, belki onlara katılabiliriz. Bu arada Başak Gürcü kızın biri sana yazıyor diyor ama ben hiç bilemiyorum yaa... Şu an Gürcistan listelerde yok off neyse genç kız tadındaki yazıma burada bir son veriyorum...

5 Ekim 2010 Salı

IFAG'ın ikinci, Sofya'nın dokuzuncu gününü kaydediyor...


Oedipus Spor Kompleski’nin sizler için hazırlayıp sunduğu Sofya günlüklerinde dokuzuncu gün heyecanı tüm hızıyla devam ediyor. Blogunu yeni açmış izleyiciler için tekrarlamak da yarar var. Evet Sofya’dayım, buraya IFAG bünyesinde master yapmak için geldim ve dokuuzncu günü geride bıraktım sayın izleyiciler. Bakalım bugün neler oldu: Erken kalkıldı, Daha erken kalkıldı, zira Mösyö Galabov yarım saat öncesinden okulda olmamızı istemişti. Ancak Mbaye dost sebebiyle daha da erkenden kalkıldı çünkü kendisi 6 gibi filan sabah namazına uyanıyor ve beni de bugün 6:50 gibi filan Soner kalksana artık yaa saat geç oldu diyerek uyandırdı. Otobüs 8’de! Peki ben 1 saat 10 dakika napıcam arkadaş uyandıktan sonra? Neyse 7:10 gibi filan kalktım ben de, muz suyumu (Cappy burada sadece muzdan ürettiği bir meyve suyu satıyor) içtim, mini croissant’larımı yedim. O diil de arkadaş ben gittiğim ülkenin meyve sularını severim, ulan 4 mevsimin yaşandığı her tür iklim ve toprak koşullarına ve tarım ürününe sahip olduğumuz ülkede biz meyva suyu yapmayı pek bilmiyoruz yaa! Bir de pahalı Türkiye’de meyva suları yüzde kaç meyve var tam hatırlamıyorum ama Evropa’da kesinlikle hakiki meyva suları bulabiliyorsunuz. Özelikle karışımlar beni benden alıyor, Fransa’da muz portakal havuç gibi bir karışık meyva suyu vardı beni benden almıştı vesselam. Neyse efendim otobüse binildi, Mbaye’nin yanına oturuldu en öne zira adam ön fetişisti illa bir önde olayım diyor, boş yer olsun otobüste oturmuyor ön tarafa gidip ayakta durarak yola bakıyor filan... Sabah yine daşakkapan canado-fransız hocamızın dersi vardı, yine pek bir eğlenceli geçti. Öğle molasında ilk kez okulun karşısındaki Restorant gibi kafeterya gibi yere gidildi. Pilişka supa (tavuk çorbası), Saladi şopsko (yin yanlış hatırlamıyorsam, çünkü Bulgarca zor zanaat!) ve sevgili Övünçboy’un eşsiz tarifi olan peynirli kabak yenildi. Ancak buna beyaz peynir koymuşlar ve baya koymuşlar yani, iki tane kabağı bitiremedim. Ama Övünç’çüm eğer bu satırları okuyorsan, ben her ne kadar çok uzaklarda olsam da, senin peynirli kabak yemeğin çok daha güzeldi emin ol. Bulgar mutfağının (tattığım kadarıyla tabi, gurmemiyim lan ben topu topu bikaç kez yedim ahkam kesmeye çalışıyorum) dikkatimi çeken iki güçlü noktası var: Çorba ve pilav. Baya çeşitli bunlar ve tattıklarım cidden çok ama çok lezzetliydi ya da ben burada çok aç olduğumdan öyle geldi de yok yaa cidden güzeldi... Ama dostlar büyük bir yalana kurban gitmişiz desem yeridir. Bulgaristan ollum şöyle ucuz böyle ucuz geyiklerine hiç kanmayın, haa bunu bi Fransız dese anlarım ama fiyatlar aşağı yukarı İstanbul ölçütlerinde emin olun! Mesela bu yemeğe 6 leva gibi bişe verdim, tabi ekmek de paralı 10 kuruş filan... Ucuz olan şeyler var tabi burada: alkol, ulaşım, başka şu an aklıma gelmiyor. Neyse Ümit usta gibi her gün size yemek menümü saymak izleyiciyi sıkabilir (oooo popülist tavırlar filan!). Öğle sonrasında informatique dersmiz vardı, tabi herkes ulan bi yolu yok mudur yaa bu dersten kaçmanın, napıcaz ollum zordur filan tavırlarında. Kadın geldi (kendisi Bulgar bir mühendis hanımefendi), her ne kadar görünümü bana pek hoş anmadığım Sultan hocayı hatırlatsa da tavırları şeker filan. Dedi ki : arkadaşlar aranızda dersi almak istemeyen varsa, bir önerim var sınava girip geçebilirler, geçen sene bu dersin bütünlemesinde sorduğum soruları sorucam, soruları da birazdan göstericem... Biz iyi yaa koyarız belki filan tribindeyiz. Sonra açtı kadın sayıyor soruları, sınavı geçmemiz için 10 u geçmemiz lazım 20 üzerinden, işte 11 puanlık bi 10 soru filan toplamda gösterdi, vars aranızda yaparım diyen buyursun sınava dedi. Aslında bizim gördüğümüz şeyler ama o zamanlar İşletme de neymiş yaa havalarında olduğumdan pek hatırlamıyorum bu şeyleri. Neyse herkes dersi almaya ikna oldu. Kadın programda bütün informatique dersleri gözüküyor ama biz 4 grup yapıcaz dedi, böylece haftalık ders programımız önemli ölçüde azaldı ki ahalide bu bir sevinç kaynağı oldu. Öncelikle mühendislik, matematik, fizik gibi bilimlerden mezun olanlar bir grupta olacak dedi. Onlarla farklı işliyoruz dersi filan 8-10 civarında mühendis bir tırstı hocam etmeyin biz ne yaptık diye filan, neyse sınav aynı olacağı için mecburen ikna oldular filan. Sonra kadın tek tek adımızı okuyup hangi bölümden mezun olduğumuza göre bizi gruba yerleştiriyor. İlk grup amatörlerin ve dersten çekinenlerin. 2. grup orta, 3. grup logique filan bilenlerin. Kazak güzeli ben korkuyorum yaa diyip 1. gruba geçti, filoloji filan gibi bişe okumuş heralde, fransızcası iyi değil bildiğiniz kızın. Ben de 1 mi 2 mi olsam yaa filan düşüncesindeyim. Kadın Soner dedi dinliyorum seni, ben dedim işletme mezunuyum, mümkünse 2. grupta olmak istiyorum (1’e koymaz biliyorum, almışım bu dersleri), nerde okudun dedi İstanbul deyince Université Galatasaray dedi, Oui! Tamam seni 3 ya da 4 ‘e koyuyorum dedi, ben dedim aman yapma etme napıcam en mühendislerle, tabi kadın bilmiyor ki ben yönetim-biişim enformatik her neyse bu dersin sınavını sarhoş filan geçmiş adamım sabahın 11’inde! Neyse 3. grupla yırttık Allahtan. Ders de erken bitti, erkenden eve dönüp dinlenme çeviri fırsatı filan doğdu derken 1, 1 buçuk saat trafiğe takılarak o zamanı da harcadık yollarda. Fotoğraflarımı kaybettiğim için, burada yeniden fotoğraf çektirdim. Yarın Universite de Nantes’a kayıdımı yapacaklar, zira burada okunulup oradan mezun olunuyor.

Velhasıl başka bir konu var ki ondan da bahsetmeliyim. Dost ülke Kazakistan’ın gizli gündemi olabileceğine dair gözlemlerim var ey dostlar! Kız bi tedirgin, hatta Orcan dostun ve izniyle benim tabirimle “sıkıntılı”. Belirli kanıtlardan yola çıkarak sıkıntısının sebebinin de sevgilisi olması ve ondan uzak kalması olabileceği yönünde bir kanıya vardığım için nasıl ülkemizde Evropa’lı deyişle eksen kayması bizce “doğal bir yönelim” olarak görülen yön değişimi vuku bulduysa, ben her ihtimale karşı Kazakistan gruptan çıkamazsa diye ev sahibi Bulgaristan’a da yatırım yapma taraftarıyım ve bu konuda gerekli adımları attım, atacağım! Neyse yarın sabah Türk dost da aramıza katılarak kafilemizi tamamlıyoruz, umarım bundan sonra daha “entegre, eğlenceli, samimi, bla bla bla” bir turnuva izleriz. Hepinize iyi seyirler...

4 Ekim 2010 Pazartesi

IFAG'da ilk ders zili çaldı...



Sofya’da bulunan Institut de la Francophonie pour l’administration et la Gestion (Fransız İşletme ve Yönetim Enstitüsü)’nde bugün ilk ders heyecanı yaşandı. Sabah erkenden kalkan dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler IFAG yönetimi ve Sofya Belediyesi’nin büyük fedakarlıklarla kapılarına kadar gönderdiği otobüse dolaşarak heyecanla okulun yolunu tuttular. Otobüste kendisine oturacak yer bulamayan S.S (24) bir süre tekerin üzerindeki boşluğa oturmayı denediyse de “soğuk çeker” korkusuyla ayakta durmayı yeğledi. İlk dersin profesörü Lyon-2’den bir Kanadalı Fransız profesördü ve genç öğrencilere İşletme bilimine giriş hakkında öğretici bir o kadar da eğlenceli bir “lecture” sundu. Teneffüslerde anca sigara içtiği gözlemlenen S.S öğle molası ile düzgün bir yemek yemek için heyecanlansa da hiç bir arkadaşının karşıdaki kafeteryaya gitmemesiyle (gidenler varsa da ona söylememesiyle) öğle molasını enstitü kafeteryasında sabahtan aldığı peynirli börek ve kafeteryadan aldığı karışık meyve suyu ile değerlendirdi. Şimdi IFAG’da geçen ilk gününü anlatmak için sözü kendisine bırakalım: “Evet yeniden öğrenci olmak çok güzel bir duygu, ama sabahın köründe kalkmak değil elbette ehehee. İlk ders oldukça iyi geçti, hocamız tam bir daşak kapandı ki ben böylesine ne Türkiye’de ne de Fransa’daki eğitim hayatında rastladım. Öğleden sonra seansı Bulgar hocamızın hem aksanı hem de dersin doğası (muhasebe) sebebiyle bizleri biraz gerdi. Sabah 9’da başlayan dersin akşam cidden 5’te bitmesi ile toplam 7 saatlik maratonda neyse ki ilk burslarımızı (215 leva) almamızla takımda yüzler güldü. Eve gelirken tabi paranın bir kısmını süpermarkette filan alışveriş yaparak ve sonrasında da okuma lambası filan alarak şimdiden harcadım. Son bir cümle söylemem gerekirse sevinçliyim umutluyum. Teşekkürler!”.



Evet ilk ders günü ile ilgili sözleri duyduk ancak konuşmamız burada bitmiyor, şimdi bugün yaşanılanların kısa bir özeti: Okuldan dönerken Mbaye dostumla hafif karı-kız muhabbeti yaparak filan yolumuzda yürüdük. Sonra otobüse bindik, otobsten indik. Ben giderken bişeler alallım dedim o da tamam hacı alırız dedi. Normalde otobüsten indikten sonra sanırım bi 200 metre yürüyünce süpermarkete geliniyor, sonra bir 200-300 daha yürününce yurda varılıyor. O ilk 200 metrenin 150 metresini otobüsle gitme ihtimali de var ama ben pek sıcak bakmıyorum, bekle bin 2 durak sonra in bence baya saçma... Neyse ben yürümeye niyetli bir şekilde otobüsten inip devam ederken, koşan insanları filan gördüm yolda, anaam noluyor lan derken baktık otobüs geliyor (o 150 metreyi götürecek) Mbaye dostun bir fırlayışı var ki görmelisiniz anam o siyahi çocuk genlerindeki bütün çevikliği mi kullanır, hiç bir şey düşünmeden bir insan bir hedefe bu kadar mı kitlenir, neyse adam otobüse bindi ben de yolu yürüyüp spermarkete girdim. Ohh bayağı büyük, güzel, bayağı ürün filan var, aradığını küçük marketlerde anlatarak acı çekmekten daha iyi bir çözüm yani, kendin bul kendin al filan... Neyse bişiler aldım ordan, Mbaye’yi de buldum orada, ama sonra çıkışta yine kaybettim filan neyse. Bu arada geçen gün söylemeyi unutmuşum, terlik lazım bir yerde gördük baktık 5-10 leva bitane vardı, bildiğiniz terlik tek fonksiyonu terlik olmak yani kağıt kalınlığında filan 2,5 levaya. İkimiz de aldık odada ikiz gibi geziyoruz... Neyse fotoğraflarımı kaybettiğim için okula kayıt maksadıyla fotoğrafa ihtiyacım var ve gidip çektirmem lazım, eve geldim saat 6 filan, bişiler ye oyalanma filan... Sonra ciddi olsun diye gömleğimi giyip çıktım (Galobov’a sordum sakallı olur mu ya diye, kim kesecek şimdi sakalı? Olur yaa siktiret dedi). Elime Pratik Bulgarca konuşma kılavuzumu da aldım, fotoğrafçıda kurmam gereken cümle şu: İskam da si napravya osem broya snimki za pasport (Türkçe meali 8 adet vesikalık fotoğraf çektirmek istiyorum). Bu kz hazırlıklıyım yani, gittim fotoğrafçı kapalı, neyse gittim kendime geçen gün gördüğüm okuma lambasını aldım evime döndüm. Annemlerle skype’dan konuşma denemesine giriştim ve başarılı oldum! Ama sanki ben boşuna konuşmuşum kredi kartı banka filan bir işim var, anlattım böyle böyle diye. Sonra kardeşim “abii yaa babamlar şunu soruyolar bunu soruyolar” diyince hepsini bir daha anlatmam gerekti filan... Şimdi de şahane Genel Muhasebe çalışıyorum, ara verip bunu yazdım da fena uykum var yatarım heralde...

3 Ekim 2010 Pazar

Sofya'da geçen bir haftanın ardından...

Hani derler ya şaka maka bir hafta olmuş diye, cidden öyle oldu... Burdan önceki hayatımı pek düşünmedim, ilk günler hariç. Nasıl bir anda denize atılan yahut düşen insan boğulmamak için çırpınırsa ve o anda onun için tek gerçeklik o çabanın kendisiyse, ben de sanırım alışmanın kendisini hayatım yaptım bu birkaç günde. Zaman zaman İstanbul’u, Çevirmeci 33’ü, odamı, arkadaşlarımı özledim ama garip ki şu an bana çok uzak geliyor bunlar, bir camın arkasında gibiyim, buğulu... Önümde uzun bir zaman var eğer burada kalmaya ve okula dayanabilirsem. Sonrası? Sonrası belirsiz...
Neyse niye bu kadar duygusal girdim bilmiyorum, öyle bir şey düşünecek ve hissedecek halde pek değilim esasen. Hayatında ilk kez girdiği bir odada kişi nasıl etrafına bakınırsa öyle bakıyorum sadece hayata burada. Gözüm alıştı biraz, şehirde kaybolmadan dolaşabilecek konuma geldim biraz. Bir kaç kelime Bulgarca öğrendim, alfabeyi çözdüm sayılır filan... Bugün Sofya şehir turu yaptık, iyi oldu, biraz bilgi edindim şehir hakkında. Sabah hep beraber buluşulup gidilecekti aslında... Ama oda dostum geç kaldığı için biz en son ikimiz gittik. Neyse ki şanslıydık tam vardığımızda grup yeni harekete geçmişti. Daha ne olduğunu anlamadan ikiye ayrılma kararı almış grup, bir kısmı ilerleyip diğeri orada kalınca kendiliğimden ilerleyen gruba katıldım.

Tabi katılmamla birlikte Kazak güzeli de görmem kararımın ne kadar isabetli olduğunu gösterdi bana. Doğal bir kararlılıkla doluydum bugün. Yan yana geldiğimizde hemen bonjour’u patlattım, kız sanırım çok iyi fransızca bilmiyor, bir söylediğimi bir daha söylemek zorunda kalıyorum (tabi bonjour için geçerli değil bu). Bir de tam anlayamadığım bir durum bu kız Rus filan asıllı olmalı ya öyle Kazak olamaz kimse bizi kandırmasın rica ediyorum. 2 kazak kız daha var ve onlarla bu kız arasında Seine nehri ile İstanbul Boğazı kadar fark var inanın bana. Bir kız daha var ki grupta nereli tam anlayamadım. Kazaklarla ama diğer (hakiki) kazak kızlarla pek konuşmuyor, Rus filan olduğunu ya da biyerli olduğunu düşünüyor ve Aybalamın da onunla Rusça konuştuğu gibi savlar ileri sürüyorum ama bu konuda en ufak bir kanıtım bile yok. Her neyse gezi boyunca hep kıza bir adım mesafede kalarak kararlılığımı gösterdim. Kızın ya çok canı sıkılıyor ya da bilmiyoru yaa pek kimseyle konuşmuyor böyle hüzünlü bir güzelliği var filan... Neyse efenim önce bu hanım kızımızın Mavi jeans pantolon giyidğini görmemle bir gurur, bir sada hissetmedim desem yalan olur. Bugün etrafı dolaşırken Osmanlı etkisinin de haliyle burada ne kadar yoğun olduğunu gördüm, her tarihi binanın yanında bir Osmanlı lafı geçiyor, en efsanevi yapıları Aleksander Nevski Osmanlı hakimiyetindne kurtulmak için canını veren askerler hatırasına dikilmiş, Arkeoloji Müzesi bildiğiniz medreseden çevrilmiş, bir cami var idi merkezde o cami yanlış anlamadıysam Mimar Sinan’ın eseriymiş ve Sofya’daki tek aktif durumdaki camiymiş. Zaten burada Sinan’ın bir eseri vardı da sanırım o bu işte. Sonra el sanatları filan gibi bir Müze eski Osmanlı valisinin konağıymış, sonra buraya Fransız Kralı’nın oğlu gelmiş orada hüküm sürmüş filan 20. yy başında.



Sonra yer altında bir Roma şehri kalıntılarını gördük 6 bin yıllık filan pek güzel duruyorlar, proje devam etmekte. 4. ve 6. yüzyıldan kalma iki kiliseyi ziyaret ettik, Bizans mimarisinin güzel örneklerinden çok şirin.
Velhasıl güzel bir geziydi. Hava biraz serin olduğundan ben üzerime bir tişört, bir sweat shirt, bir kalın hırka ve bir yağmurluk giyerek çıkmıştım. Ne kadar iyi ettiğimi de sonradan bir kez daha anladım. Yoo havanın soğuk olması değil, güzel hanım kızımız bayağı üşümüştü önce kazak arkadaşları eldivenlerini verdiler, pek bir kibar olduğundan kabul etmek istemedi sonra bir yerin önünde dururken de bir titredi filan ben de hemen “Tu as froid?” diye sordum, ouiii dedi. Ama mal gibi bir anda aklıma kıza yağmurluk ya da hırkamı vermek gelmedi, sonra geldi de gidip sapık gibi ya istersen hırkamı sana vereyim desem olmaz diye düşündüm. Neyse ki gezimizin sonlarına doğru Senegal dostluğunu bir kez daha gösterdi ve Mbaye arkadaşımın “ne o kızlar üşüyor musunuz?” suali, adeta bana cennetin kapısını araladı. Daha önceden vermek üzere çıkarmış olup elimde tuttuğum yağmurluğu üşüyorsan bunu alabilirsin diyerek “saçları saman sarısı, kirpikleri yeşil” güzele uzattım. Yok canım, “C’est tres gentil” filan diyerek reddetme çabalarını aa olur mu bak ben zaten giymiyorum sen de kalsın “Ça va” deyip verdim. Teşekkür edip giydi... Ancak daha sonra grup halinde mobilize olmanın azizliğine uğradım onlar gerilerde kalırken biz malesef herkes inek gibi eve dönmek istediği için şehir merkezinde kalma fırsatını kaçırıp Kazak güzeli arkamda bırakarak yoluma devam etmek zorunda kaldım. Aslında bir açıdan da iyi oldu zira, halen yağmurluğum kendisinde ve yarın aynı master programında olmamız sebebiyle görmemim yanı sıra onunla konuşma ve iyi bir başlangıç yaptığım için mutluluklara garkım şu anda...

İşte böyle sonrasında eve dönerken içerisinde salam ve bolca peynir ile tereyağı olan hafif krepimsi ve şekerlimsi bir dürüm gibi bir şey yedim ki 2 muz ve 1 portakal dışında bugün yediğim tek şey de bu... Biraz çeviri yaptım ki, daha sonra vaktim olmayabilir Ocak ayında da para kazanmam lazım haliyle filan... Neyse Konyalı Kasım’ın “ki” şarkısına dönmeden bu yazıya bir son veriyorum ey dostlar. Kendinize iyi bakın, Dovijdane...