9 Ekim 2010 Cumartesi

Ze Ze Dadınne...

Evet sevgili dostlar henüz odama dönmüş bulunuyorum. Bugünün en önemli sözü sanırım ze ze dadın ne gerçi ne anlama geldiğini bilmiyorum ama Bulgarca ilk şarkım bu oldu. Gerçi belki diğerleri de bulgarcaydı bilmiyorum. Bu gece kaldığım yerin hemen karşısındaki Sofya'nın en büyük gece kulübü dedikleri yere gittik berabercene. Bir daha hep beraber gider miyim bilmiyorum. Bildiğiniz Sortie gibi bir yere gittik 15-20 kişi. Tabi şişe açtırmamız gerekiyor, yerimiz olması için neyse bikaç genç açtırdık bi şişe votka. Şarkılar bildiğiniz oryantal tadında, striptiz yapacak gibi duran daha doğrusu durmayıp milleti coşturmak için dans eden ablalar vardı. Gerçi sonra o ablaları vestiyerde yerde oturup sigara içerken görmek üzdü beni, bildiğiniz çalışan yani... Neyse biraz eğlendik ama sonra ben kendimi içki ve sigaraya verdim yine pek kimseyle konuşmadım. Kazak kızın gelmesine sevindim ama bütün gece yanında oturup hiç konuşmadım kızla. Arkadaş o utangaç dediğim kız bir danslar ediyor aklınız almaz, Başak sağolsun gerçekten süper iletişimsel bir insan olduğu için yanına oturur oturmaz konuşmaya başladı sonra da dansa kaldırdı kızı. Kız çok güzel yaa, ama gruptan çıkma ümidi gittikçe düşüyor. Neyse artık önümüzdeki maçlara bakıcaz...

Bugün sabah 10 gibi kalkıp biraz çeviri yaptım. Sonra gidip aşağıdaki pastane gibi yerden ıspanaklı börek aldım. Ama bu Bulgarların "patisserie" konusunda sıkıntıları var. Mesela börek çok büyük ve 1 lev, arkadaş ikiye bölsen 50 kuruşa satarsın filan yani. Hem çok yağlı, biraz İstanbul tadında gerçi. Sonra Tunus'lu dost Majdi arayıp "Abi biz Türk restoranında oturduk kahve içiyoruz, gelsene" dedi. Mbaye, Başak ve ben gittik. Gerçi başak sonradan geldi. Yine Emel Sayın, Sezen Aksu gibi şarkılarla yurt özlemimimi hepten giderdim filan. Çocuklar 2-3 yıldır buradalarmış ve bu semtte en iyi kahve burada filan diyorlar. Sütlü kave istedim ben de tabi Alex dost bulgarca söyleyecekti dur yaa bunlar Türk'tür ben anlatıırm derdimi deyip gayet güzel Türkçemle meseleyi hallettim. Yani Bulgarlar burada yabancı konumunda kalıyor filan. Sonra süpermarkete gittik başakla, öncesinde terlik çöp kovası filan aldık ona sonrasında da Bulgar hattı. Bildiğiniz eski pasaportuyla almayı başardık hem de, kadın hallederiz deyip, halletti gerçekten filan...

Öğleden sonra IFAG'lı dostlarla şehir merkezinde buluşup yemek filan yiyip bir kadeh birşeyler içtik, iyi oldu. Gün geçtikçe kaynaşıyoruz birbirimizle. Tabi fransızca filan iyi geliyor... Neyse lafı çok uzat(a)mayacağım. Biraz votka içtim, artık uyusam iyi olur dostlar. Kendinize iyi bakın...

8 Ekim 2010 Cuma

Geçip giden günlerin ardından...

Merhaba sevgili blog okuyucuları... Orda mısınız lan? Neyse varmışsınız gibi anlatayım ben. Farkettiğiniz üzere - eğer farkettiyseniz- birkaç gündür - tam olarak 3 gündür- bloguma yazamadım. Peki bu arada neler oldu? Ya da bir şeyler oldu mu? Olduysa neler oldu? Olmadıysa neler olmadı? Arçil'le Şota gerçekten ikiz miydi? Tüm bu soruları blogumuzun "Geçip giden günlerin ardından..." adlı bu özel bölümünde bulacaksınız sayın izleyiciler. Şimdi sözü fazla uzatmadan 3 günün özetine geçelim. Dostlardan gelen uyarıları dikkate alarak daha sistematik yazmaya çalışacağım. Birinci bölümümüzün adı:

Bulgaristan'da Türk olmak

Öncelikle söylemem gereken şey Avrupa'da Türk olmak ile burada Türk olmak arasında muazzam bir farkın olduğu. Nüfusun yaklaşık %10'unun Türk olduğu, 500 yıl kadar beraber yaşadığımız filan düşünüldüğünde burada çok ilginç bir hava var. Aslında gelmeden önce Bulgar milliyetçiliğinden biraz çeiniyordum, hatta ilk günler bir Türk olarak beni aceba nasıl görüyorlar filan diye bayağı bir düşündüm. Ama sağolsun okuldaki Bulgar arkadaşlar gayet dostane karşıladılar. Bulgarca da günlük dilde kullanılan birçok kelimeyi örnek vererek -çorap, çorba, bira, çay, pamuk, çekmece, en çok haydi...- beni hem şaşırttılar, hem mutlu ettiler hem de garip bir şekilde mutlu ettiler. Tabi ben de artık yavaş yavaş Bulgarca'yı çözüyorum, gruptaki en azimli - hatta tek azimli- insan olduğum için de bu çaba bayağı takdir topluyor. Okulun kafeteryası ve karşıdaki yemekhanede derdimi Bulgarca anlatmaya çalışıyorum, Bulgar kızlarına günaydın, ne haber filan diye şirinlikler yapıyorum filan. Bu arada ne zaman başka ülkelerden gelen insanlarla konuşsam bilhassa tarihi, kültürel, coğrafik yakınlığımızın olduğu Cezayir, Tunus, Makedonya, Hırvatistan tabi ki Bulgaristan gibi ülkelerden gelen arkadaşlarla ne zaman bir araya gelsek, molalarda sigara içmek filan gibi, konuşulan tek konu Türkiye bilhassa İstanbul oluyor. Yani pek başka bişeyden konuşmuyoruz, hep Türkiye ve Türkler, istanbul çok güzel filan garip bir muhabbet oluyor benim için. Herkes ya İstanbul'u biliyor ve gidip görmek istiyor ya da daha önce görmüş, duymuş vs. Mesela bir Cezayirli arkadaşım ooo Türkiye filan girdiği konşmasında ilginç bir anekdot anlattı. İstanbul'a gelmiş, havaalanına inmiş (Atatürk): "Dışarı çıktım" diyor "ulan burası neresi böyle sanki gelecekteyim hissine kapıldım o devasa afişler, mimari filan". Vallahi şaşırsam mı, gururlansam mı, yoksa yok yaa o kadar değil filan diye mütevazi mi olsam bilemedim...

Şimdi bir diğer etkiye geçeyim: Türk dizileri. Hani hiç dizi izlemeyen bir insan olarak medyada filan duyuyordum, "Türk dizileri Araplar'ı fethetti" filan laflarını ama bu kadar etkili olduğunu gerçekten hiç bilmiyordum yaa. Sadece Fas, Tunus filan gibi Arap ülkeleri değil, Makedonya, Hırvatistan ve tabi ki yine Bulgaristan televizyonlarında da meğerse bu diziler gösteriliyor ve geniş bir kitle tarafından izleniliyormuş. Yani Brezilya'nın soap opera dediğimiz pembe dizileri ya da Amerikan dizileri nasıl bir ara televizyonların baştacıysa şu anki durumda Türk dizileri sanırım o yerde (tam olarak bilemiyorum tabi). Gerçekten o kadar şaşırıyorum ki bana sorular filan soruyorlar, işte Gümüş filan hiç izlemediğim için nerdeyse utanıcam. İşin garibi Bulgar arkadaşların bana Nasılsın? İyi geceler gibi Türkçe şeyler söylemeleri, nerden öğrendiniz sorusuna, dizilerden cevabı beni acayip şaşırtıyor açıkçası. Dedim ki altyazılı mı izliyorsunuz, yok dublaj varmış ama alttan Türkçesi duyuluyormuş az biraz, ordan kapmışlar filan. Zaten okuldaki öğrenci profiline baktığımızda, ki 28 nasyonalite var, en gelişmiş demiyim de en gelişmiş ekonomiye sahip ülke bizimkisi, bi de Ruslar var ama onları nüfus/yüzölçümü paritesinden farklı değerlendirmek lazım filan...

Sonuç olarak bu ortamda sanki müthiş gelişmiş ileri bir ülkeden geliyorum, en birinci biziz gibi bir hava var yani, Fransa'da filan bir süre okumuş bir insan olarak ve biraz Avrupa'yı gezmiş bir genç olarak burada hissettiğim atmosferin ne kadar farklı olduğunu anlatabildim mi bilemiyorum. Neyse belki ilerleyen günlerde bu konuya tekrar dönerim. Şimdi bir diğer başlığımıza geçelim.


Üç gece, üç içki

Evet değerli dostlar gelelim neden birkaç gündür yazmadığıma. İlk olarak Perşembe günü ilk sınavımı oldum. Gerçi Çarşamba günü de İngilizce değerlendirme sınavı oldum da o biraz daha geyikti. Yani ilk hafta, ilk sınavlar modu hakim burada. Tabi sizlere ders çalışmak için blogumu güncellemedim yalanı atmayacağım. Sebebi Türk kafilenin ikinci üyesinin de aramıza katılmasıyla kendimizi biraz dışarıdaki hayatı keşfetmeye vermiş olmamız. İlk gün yani çarşamba dışarıda bir şeyler yiyelim dedik ve dış taraftan gayet şık görünen ve İstanbul'da ne bileyim rahat rahat girmeyeceğim bir yere girdik ama sevimli filan bir yer isteyerek girdik. İngilizce menüleri var sağolsunlar getirdiler, domuz eti olayına hiç girmek istemediğim ve daha hafif bir şeyler yemek istediğim için Chicken Kavarma dedikleri (bildiğiniz kavurma sanıyordum) böyle şahane güveç tenceresinde tavuki mantar, domates filan -tek eksik üzerine kaşardı- çok lezzetli ve doyurucu bir yemek söyledim. Daha doğrusu ne söylediğimi pek bilmiyordum, gelince gördüm. İşin ilginci burada yemekler porsiyon gibi değil, yanlarında gramı yazıyor, ya da diğer lokantalarda olduğu gibi istediğin kadar koyduruyorsun, kaç gram gelirse onun parasını ödüyorsun filan öyle. Neyse bir güveç, bir tavuk ızgara, iki bira, güzel bir ortam, müzik filan gayet rahat yemeğimizi yedik ve ne kadar hesap ödedik? 15 leva! Kişi başı değil toplamda! Bu nokta çok garip, böyle Bolu lokantası gibi bi yer var mesela orada bişeler yesem 6 leva ödüyorum, çok daha düzgün bir yerde yiyip bira içince 7,5 leva ödüyorum. Benim şu ana kadar anladığım kadarıyla, kalite ve ortam filan olarak bir üst sınıfa çıkınca fiyat farkı o kadar artmıyor. Ama ilginçtir gittiğimiz yerde pek öğrenci filan yok, daha böyle genç yetişkin tadındakiler var filan. Neyse efenim çok iyi oldu, çok da güzel oldu Türkçe konuşup, güzel bir yemek yeyip, biramızı sigaramızı içip (yasak filan yok restoranlarda takılıyorsun gayet ya da bir kısımda içiliyor, diğerinde içilmiyor filan çok hoş bu da!) Neyse biz ikimiz de zayıflayalım filan derdindeyiz, her akşam böyle içmeyiz yaa filan diyoruz. Ama ikinci gün noldu? Dolaşıyoruz filan, ben biraz açım, Başak da dedi gel bir yere gidelim sen bir şey ye, ben de salata filan yerim belki. Sonra yine bir restorant-bar'a gittik ve ben yine muhteşem bir seçimle pane harcına batırılıp şişte kızartılmış ve üzerine sos dökülmüş sebzeler yedim. Yanında iki kadeh Merlot şarabı içtim. Başak da -benim seçimimle- üzerine hayvan gibi peynir rendelenmiş elma dilim patates ve absolut vanilya içti. Hesap yine aynı: 15 leva! İstanbulda bunlara 40 civarında verirsin bence. Ve işin garibi burdaki yemekler çok lezzetli lan! Neyse bugün de Almanya maçını izleme amacıyla dışarı çıkıp yakındaki bir Türk restoranına gittik - ki yakında bir sürü Türk lokantası var- maç yokmuş, böyle canlı müzik, Sezen Aksu'lar Emel Sayın'lar, rakı, haydari acılı ezme gibi mezeler filan var, biz neyse yaa bakalım etrafa diye çıktık. Biraz dolaştıktan sonra hadi ya gidip bari bi kadeh rakı içelim dedik tabi ki : ) Fix menü varmış da çok aç diiliz öyle adam neyse yaa ayıpsınız ayarlarız dedi, bize bir çiftin yan yana oturduğu masanın karşısına oturmamızı söyledi, ben tabi gerildim filan, gelin ya çekinmeyin herkes Türk, tanışın dedi, Başak saolsun çok komünikatif olduğundan biz tanışıp oturduk masaya. Abinin yanındaki abla bulgar, evlilermiş filan, çocukları varmış, abi 20 yıl önce gelmiş, bir daha hiç Türkiye'ye dönmemiş, pasaportu yokmuş uzunca bir süre 2 yıl önce Bulgar vatandaşlığı vermişler filan, abla türkçe bilmiyor, konuştuk filan, rakımızı içtik, mezemizi, sıcak pide ekmeğimizi yedik. 20 leva hesap ödedik bu kez, zaten bence burda en pahalı restoranlar Türk restoranları, küçük döner 2,5 levayken; koca dilim bir pizza 1,5 leva filan garip şekilde. Neyse bir gün de böyle geçti, yani Başak dost geldiğinden beri grupta 3'te 3 yaptık. Üç gecede üç farklı restoranda, üç farlı yemek ve 3 farklı içki içtik. Diğer arkadaşların yarısı müslüman oldukları için hiç içki içmiyorlar filan, diğerleri de Bulgar olunca kaldığımız yerde kalmıyor, çok az ihtimal kalıyor beraber dışarı çıkmamız için, neyse yarın yine aktivite var, hep beraber şehir merkezinde yemek filan yiyeceğiz, sonrasında Gürcü kızların karşıdaki gece kulününe gitme planları varmış, belki onlara katılabiliriz. Bu arada Başak Gürcü kızın biri sana yazıyor diyor ama ben hiç bilemiyorum yaa... Şu an Gürcistan listelerde yok off neyse genç kız tadındaki yazıma burada bir son veriyorum...

5 Ekim 2010 Salı

IFAG'ın ikinci, Sofya'nın dokuzuncu gününü kaydediyor...


Oedipus Spor Kompleski’nin sizler için hazırlayıp sunduğu Sofya günlüklerinde dokuzuncu gün heyecanı tüm hızıyla devam ediyor. Blogunu yeni açmış izleyiciler için tekrarlamak da yarar var. Evet Sofya’dayım, buraya IFAG bünyesinde master yapmak için geldim ve dokuuzncu günü geride bıraktım sayın izleyiciler. Bakalım bugün neler oldu: Erken kalkıldı, Daha erken kalkıldı, zira Mösyö Galabov yarım saat öncesinden okulda olmamızı istemişti. Ancak Mbaye dost sebebiyle daha da erkenden kalkıldı çünkü kendisi 6 gibi filan sabah namazına uyanıyor ve beni de bugün 6:50 gibi filan Soner kalksana artık yaa saat geç oldu diyerek uyandırdı. Otobüs 8’de! Peki ben 1 saat 10 dakika napıcam arkadaş uyandıktan sonra? Neyse 7:10 gibi filan kalktım ben de, muz suyumu (Cappy burada sadece muzdan ürettiği bir meyve suyu satıyor) içtim, mini croissant’larımı yedim. O diil de arkadaş ben gittiğim ülkenin meyve sularını severim, ulan 4 mevsimin yaşandığı her tür iklim ve toprak koşullarına ve tarım ürününe sahip olduğumuz ülkede biz meyva suyu yapmayı pek bilmiyoruz yaa! Bir de pahalı Türkiye’de meyva suları yüzde kaç meyve var tam hatırlamıyorum ama Evropa’da kesinlikle hakiki meyva suları bulabiliyorsunuz. Özelikle karışımlar beni benden alıyor, Fransa’da muz portakal havuç gibi bir karışık meyva suyu vardı beni benden almıştı vesselam. Neyse efendim otobüse binildi, Mbaye’nin yanına oturuldu en öne zira adam ön fetişisti illa bir önde olayım diyor, boş yer olsun otobüste oturmuyor ön tarafa gidip ayakta durarak yola bakıyor filan... Sabah yine daşakkapan canado-fransız hocamızın dersi vardı, yine pek bir eğlenceli geçti. Öğle molasında ilk kez okulun karşısındaki Restorant gibi kafeterya gibi yere gidildi. Pilişka supa (tavuk çorbası), Saladi şopsko (yin yanlış hatırlamıyorsam, çünkü Bulgarca zor zanaat!) ve sevgili Övünçboy’un eşsiz tarifi olan peynirli kabak yenildi. Ancak buna beyaz peynir koymuşlar ve baya koymuşlar yani, iki tane kabağı bitiremedim. Ama Övünç’çüm eğer bu satırları okuyorsan, ben her ne kadar çok uzaklarda olsam da, senin peynirli kabak yemeğin çok daha güzeldi emin ol. Bulgar mutfağının (tattığım kadarıyla tabi, gurmemiyim lan ben topu topu bikaç kez yedim ahkam kesmeye çalışıyorum) dikkatimi çeken iki güçlü noktası var: Çorba ve pilav. Baya çeşitli bunlar ve tattıklarım cidden çok ama çok lezzetliydi ya da ben burada çok aç olduğumdan öyle geldi de yok yaa cidden güzeldi... Ama dostlar büyük bir yalana kurban gitmişiz desem yeridir. Bulgaristan ollum şöyle ucuz böyle ucuz geyiklerine hiç kanmayın, haa bunu bi Fransız dese anlarım ama fiyatlar aşağı yukarı İstanbul ölçütlerinde emin olun! Mesela bu yemeğe 6 leva gibi bişe verdim, tabi ekmek de paralı 10 kuruş filan... Ucuz olan şeyler var tabi burada: alkol, ulaşım, başka şu an aklıma gelmiyor. Neyse Ümit usta gibi her gün size yemek menümü saymak izleyiciyi sıkabilir (oooo popülist tavırlar filan!). Öğle sonrasında informatique dersmiz vardı, tabi herkes ulan bi yolu yok mudur yaa bu dersten kaçmanın, napıcaz ollum zordur filan tavırlarında. Kadın geldi (kendisi Bulgar bir mühendis hanımefendi), her ne kadar görünümü bana pek hoş anmadığım Sultan hocayı hatırlatsa da tavırları şeker filan. Dedi ki : arkadaşlar aranızda dersi almak istemeyen varsa, bir önerim var sınava girip geçebilirler, geçen sene bu dersin bütünlemesinde sorduğum soruları sorucam, soruları da birazdan göstericem... Biz iyi yaa koyarız belki filan tribindeyiz. Sonra açtı kadın sayıyor soruları, sınavı geçmemiz için 10 u geçmemiz lazım 20 üzerinden, işte 11 puanlık bi 10 soru filan toplamda gösterdi, vars aranızda yaparım diyen buyursun sınava dedi. Aslında bizim gördüğümüz şeyler ama o zamanlar İşletme de neymiş yaa havalarında olduğumdan pek hatırlamıyorum bu şeyleri. Neyse herkes dersi almaya ikna oldu. Kadın programda bütün informatique dersleri gözüküyor ama biz 4 grup yapıcaz dedi, böylece haftalık ders programımız önemli ölçüde azaldı ki ahalide bu bir sevinç kaynağı oldu. Öncelikle mühendislik, matematik, fizik gibi bilimlerden mezun olanlar bir grupta olacak dedi. Onlarla farklı işliyoruz dersi filan 8-10 civarında mühendis bir tırstı hocam etmeyin biz ne yaptık diye filan, neyse sınav aynı olacağı için mecburen ikna oldular filan. Sonra kadın tek tek adımızı okuyup hangi bölümden mezun olduğumuza göre bizi gruba yerleştiriyor. İlk grup amatörlerin ve dersten çekinenlerin. 2. grup orta, 3. grup logique filan bilenlerin. Kazak güzeli ben korkuyorum yaa diyip 1. gruba geçti, filoloji filan gibi bişe okumuş heralde, fransızcası iyi değil bildiğiniz kızın. Ben de 1 mi 2 mi olsam yaa filan düşüncesindeyim. Kadın Soner dedi dinliyorum seni, ben dedim işletme mezunuyum, mümkünse 2. grupta olmak istiyorum (1’e koymaz biliyorum, almışım bu dersleri), nerde okudun dedi İstanbul deyince Université Galatasaray dedi, Oui! Tamam seni 3 ya da 4 ‘e koyuyorum dedi, ben dedim aman yapma etme napıcam en mühendislerle, tabi kadın bilmiyor ki ben yönetim-biişim enformatik her neyse bu dersin sınavını sarhoş filan geçmiş adamım sabahın 11’inde! Neyse 3. grupla yırttık Allahtan. Ders de erken bitti, erkenden eve dönüp dinlenme çeviri fırsatı filan doğdu derken 1, 1 buçuk saat trafiğe takılarak o zamanı da harcadık yollarda. Fotoğraflarımı kaybettiğim için, burada yeniden fotoğraf çektirdim. Yarın Universite de Nantes’a kayıdımı yapacaklar, zira burada okunulup oradan mezun olunuyor.

Velhasıl başka bir konu var ki ondan da bahsetmeliyim. Dost ülke Kazakistan’ın gizli gündemi olabileceğine dair gözlemlerim var ey dostlar! Kız bi tedirgin, hatta Orcan dostun ve izniyle benim tabirimle “sıkıntılı”. Belirli kanıtlardan yola çıkarak sıkıntısının sebebinin de sevgilisi olması ve ondan uzak kalması olabileceği yönünde bir kanıya vardığım için nasıl ülkemizde Evropa’lı deyişle eksen kayması bizce “doğal bir yönelim” olarak görülen yön değişimi vuku bulduysa, ben her ihtimale karşı Kazakistan gruptan çıkamazsa diye ev sahibi Bulgaristan’a da yatırım yapma taraftarıyım ve bu konuda gerekli adımları attım, atacağım! Neyse yarın sabah Türk dost da aramıza katılarak kafilemizi tamamlıyoruz, umarım bundan sonra daha “entegre, eğlenceli, samimi, bla bla bla” bir turnuva izleriz. Hepinize iyi seyirler...

4 Ekim 2010 Pazartesi

IFAG'da ilk ders zili çaldı...



Sofya’da bulunan Institut de la Francophonie pour l’administration et la Gestion (Fransız İşletme ve Yönetim Enstitüsü)’nde bugün ilk ders heyecanı yaşandı. Sabah erkenden kalkan dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler IFAG yönetimi ve Sofya Belediyesi’nin büyük fedakarlıklarla kapılarına kadar gönderdiği otobüse dolaşarak heyecanla okulun yolunu tuttular. Otobüste kendisine oturacak yer bulamayan S.S (24) bir süre tekerin üzerindeki boşluğa oturmayı denediyse de “soğuk çeker” korkusuyla ayakta durmayı yeğledi. İlk dersin profesörü Lyon-2’den bir Kanadalı Fransız profesördü ve genç öğrencilere İşletme bilimine giriş hakkında öğretici bir o kadar da eğlenceli bir “lecture” sundu. Teneffüslerde anca sigara içtiği gözlemlenen S.S öğle molası ile düzgün bir yemek yemek için heyecanlansa da hiç bir arkadaşının karşıdaki kafeteryaya gitmemesiyle (gidenler varsa da ona söylememesiyle) öğle molasını enstitü kafeteryasında sabahtan aldığı peynirli börek ve kafeteryadan aldığı karışık meyve suyu ile değerlendirdi. Şimdi IFAG’da geçen ilk gününü anlatmak için sözü kendisine bırakalım: “Evet yeniden öğrenci olmak çok güzel bir duygu, ama sabahın köründe kalkmak değil elbette ehehee. İlk ders oldukça iyi geçti, hocamız tam bir daşak kapandı ki ben böylesine ne Türkiye’de ne de Fransa’daki eğitim hayatında rastladım. Öğleden sonra seansı Bulgar hocamızın hem aksanı hem de dersin doğası (muhasebe) sebebiyle bizleri biraz gerdi. Sabah 9’da başlayan dersin akşam cidden 5’te bitmesi ile toplam 7 saatlik maratonda neyse ki ilk burslarımızı (215 leva) almamızla takımda yüzler güldü. Eve gelirken tabi paranın bir kısmını süpermarkette filan alışveriş yaparak ve sonrasında da okuma lambası filan alarak şimdiden harcadım. Son bir cümle söylemem gerekirse sevinçliyim umutluyum. Teşekkürler!”.



Evet ilk ders günü ile ilgili sözleri duyduk ancak konuşmamız burada bitmiyor, şimdi bugün yaşanılanların kısa bir özeti: Okuldan dönerken Mbaye dostumla hafif karı-kız muhabbeti yaparak filan yolumuzda yürüdük. Sonra otobüse bindik, otobsten indik. Ben giderken bişeler alallım dedim o da tamam hacı alırız dedi. Normalde otobüsten indikten sonra sanırım bi 200 metre yürüyünce süpermarkete geliniyor, sonra bir 200-300 daha yürününce yurda varılıyor. O ilk 200 metrenin 150 metresini otobüsle gitme ihtimali de var ama ben pek sıcak bakmıyorum, bekle bin 2 durak sonra in bence baya saçma... Neyse ben yürümeye niyetli bir şekilde otobüsten inip devam ederken, koşan insanları filan gördüm yolda, anaam noluyor lan derken baktık otobüs geliyor (o 150 metreyi götürecek) Mbaye dostun bir fırlayışı var ki görmelisiniz anam o siyahi çocuk genlerindeki bütün çevikliği mi kullanır, hiç bir şey düşünmeden bir insan bir hedefe bu kadar mı kitlenir, neyse adam otobüse bindi ben de yolu yürüyüp spermarkete girdim. Ohh bayağı büyük, güzel, bayağı ürün filan var, aradığını küçük marketlerde anlatarak acı çekmekten daha iyi bir çözüm yani, kendin bul kendin al filan... Neyse bişiler aldım ordan, Mbaye’yi de buldum orada, ama sonra çıkışta yine kaybettim filan neyse. Bu arada geçen gün söylemeyi unutmuşum, terlik lazım bir yerde gördük baktık 5-10 leva bitane vardı, bildiğiniz terlik tek fonksiyonu terlik olmak yani kağıt kalınlığında filan 2,5 levaya. İkimiz de aldık odada ikiz gibi geziyoruz... Neyse fotoğraflarımı kaybettiğim için okula kayıt maksadıyla fotoğrafa ihtiyacım var ve gidip çektirmem lazım, eve geldim saat 6 filan, bişiler ye oyalanma filan... Sonra ciddi olsun diye gömleğimi giyip çıktım (Galobov’a sordum sakallı olur mu ya diye, kim kesecek şimdi sakalı? Olur yaa siktiret dedi). Elime Pratik Bulgarca konuşma kılavuzumu da aldım, fotoğrafçıda kurmam gereken cümle şu: İskam da si napravya osem broya snimki za pasport (Türkçe meali 8 adet vesikalık fotoğraf çektirmek istiyorum). Bu kz hazırlıklıyım yani, gittim fotoğrafçı kapalı, neyse gittim kendime geçen gün gördüğüm okuma lambasını aldım evime döndüm. Annemlerle skype’dan konuşma denemesine giriştim ve başarılı oldum! Ama sanki ben boşuna konuşmuşum kredi kartı banka filan bir işim var, anlattım böyle böyle diye. Sonra kardeşim “abii yaa babamlar şunu soruyolar bunu soruyolar” diyince hepsini bir daha anlatmam gerekti filan... Şimdi de şahane Genel Muhasebe çalışıyorum, ara verip bunu yazdım da fena uykum var yatarım heralde...

3 Ekim 2010 Pazar

Sofya'da geçen bir haftanın ardından...

Hani derler ya şaka maka bir hafta olmuş diye, cidden öyle oldu... Burdan önceki hayatımı pek düşünmedim, ilk günler hariç. Nasıl bir anda denize atılan yahut düşen insan boğulmamak için çırpınırsa ve o anda onun için tek gerçeklik o çabanın kendisiyse, ben de sanırım alışmanın kendisini hayatım yaptım bu birkaç günde. Zaman zaman İstanbul’u, Çevirmeci 33’ü, odamı, arkadaşlarımı özledim ama garip ki şu an bana çok uzak geliyor bunlar, bir camın arkasında gibiyim, buğulu... Önümde uzun bir zaman var eğer burada kalmaya ve okula dayanabilirsem. Sonrası? Sonrası belirsiz...
Neyse niye bu kadar duygusal girdim bilmiyorum, öyle bir şey düşünecek ve hissedecek halde pek değilim esasen. Hayatında ilk kez girdiği bir odada kişi nasıl etrafına bakınırsa öyle bakıyorum sadece hayata burada. Gözüm alıştı biraz, şehirde kaybolmadan dolaşabilecek konuma geldim biraz. Bir kaç kelime Bulgarca öğrendim, alfabeyi çözdüm sayılır filan... Bugün Sofya şehir turu yaptık, iyi oldu, biraz bilgi edindim şehir hakkında. Sabah hep beraber buluşulup gidilecekti aslında... Ama oda dostum geç kaldığı için biz en son ikimiz gittik. Neyse ki şanslıydık tam vardığımızda grup yeni harekete geçmişti. Daha ne olduğunu anlamadan ikiye ayrılma kararı almış grup, bir kısmı ilerleyip diğeri orada kalınca kendiliğimden ilerleyen gruba katıldım.

Tabi katılmamla birlikte Kazak güzeli de görmem kararımın ne kadar isabetli olduğunu gösterdi bana. Doğal bir kararlılıkla doluydum bugün. Yan yana geldiğimizde hemen bonjour’u patlattım, kız sanırım çok iyi fransızca bilmiyor, bir söylediğimi bir daha söylemek zorunda kalıyorum (tabi bonjour için geçerli değil bu). Bir de tam anlayamadığım bir durum bu kız Rus filan asıllı olmalı ya öyle Kazak olamaz kimse bizi kandırmasın rica ediyorum. 2 kazak kız daha var ve onlarla bu kız arasında Seine nehri ile İstanbul Boğazı kadar fark var inanın bana. Bir kız daha var ki grupta nereli tam anlayamadım. Kazaklarla ama diğer (hakiki) kazak kızlarla pek konuşmuyor, Rus filan olduğunu ya da biyerli olduğunu düşünüyor ve Aybalamın da onunla Rusça konuştuğu gibi savlar ileri sürüyorum ama bu konuda en ufak bir kanıtım bile yok. Her neyse gezi boyunca hep kıza bir adım mesafede kalarak kararlılığımı gösterdim. Kızın ya çok canı sıkılıyor ya da bilmiyoru yaa pek kimseyle konuşmuyor böyle hüzünlü bir güzelliği var filan... Neyse efenim önce bu hanım kızımızın Mavi jeans pantolon giyidğini görmemle bir gurur, bir sada hissetmedim desem yalan olur. Bugün etrafı dolaşırken Osmanlı etkisinin de haliyle burada ne kadar yoğun olduğunu gördüm, her tarihi binanın yanında bir Osmanlı lafı geçiyor, en efsanevi yapıları Aleksander Nevski Osmanlı hakimiyetindne kurtulmak için canını veren askerler hatırasına dikilmiş, Arkeoloji Müzesi bildiğiniz medreseden çevrilmiş, bir cami var idi merkezde o cami yanlış anlamadıysam Mimar Sinan’ın eseriymiş ve Sofya’daki tek aktif durumdaki camiymiş. Zaten burada Sinan’ın bir eseri vardı da sanırım o bu işte. Sonra el sanatları filan gibi bir Müze eski Osmanlı valisinin konağıymış, sonra buraya Fransız Kralı’nın oğlu gelmiş orada hüküm sürmüş filan 20. yy başında.



Sonra yer altında bir Roma şehri kalıntılarını gördük 6 bin yıllık filan pek güzel duruyorlar, proje devam etmekte. 4. ve 6. yüzyıldan kalma iki kiliseyi ziyaret ettik, Bizans mimarisinin güzel örneklerinden çok şirin.
Velhasıl güzel bir geziydi. Hava biraz serin olduğundan ben üzerime bir tişört, bir sweat shirt, bir kalın hırka ve bir yağmurluk giyerek çıkmıştım. Ne kadar iyi ettiğimi de sonradan bir kez daha anladım. Yoo havanın soğuk olması değil, güzel hanım kızımız bayağı üşümüştü önce kazak arkadaşları eldivenlerini verdiler, pek bir kibar olduğundan kabul etmek istemedi sonra bir yerin önünde dururken de bir titredi filan ben de hemen “Tu as froid?” diye sordum, ouiii dedi. Ama mal gibi bir anda aklıma kıza yağmurluk ya da hırkamı vermek gelmedi, sonra geldi de gidip sapık gibi ya istersen hırkamı sana vereyim desem olmaz diye düşündüm. Neyse ki gezimizin sonlarına doğru Senegal dostluğunu bir kez daha gösterdi ve Mbaye arkadaşımın “ne o kızlar üşüyor musunuz?” suali, adeta bana cennetin kapısını araladı. Daha önceden vermek üzere çıkarmış olup elimde tuttuğum yağmurluğu üşüyorsan bunu alabilirsin diyerek “saçları saman sarısı, kirpikleri yeşil” güzele uzattım. Yok canım, “C’est tres gentil” filan diyerek reddetme çabalarını aa olur mu bak ben zaten giymiyorum sen de kalsın “Ça va” deyip verdim. Teşekkür edip giydi... Ancak daha sonra grup halinde mobilize olmanın azizliğine uğradım onlar gerilerde kalırken biz malesef herkes inek gibi eve dönmek istediği için şehir merkezinde kalma fırsatını kaçırıp Kazak güzeli arkamda bırakarak yoluma devam etmek zorunda kaldım. Aslında bir açıdan da iyi oldu zira, halen yağmurluğum kendisinde ve yarın aynı master programında olmamız sebebiyle görmemim yanı sıra onunla konuşma ve iyi bir başlangıç yaptığım için mutluluklara garkım şu anda...

İşte böyle sonrasında eve dönerken içerisinde salam ve bolca peynir ile tereyağı olan hafif krepimsi ve şekerlimsi bir dürüm gibi bir şey yedim ki 2 muz ve 1 portakal dışında bugün yediğim tek şey de bu... Biraz çeviri yaptım ki, daha sonra vaktim olmayabilir Ocak ayında da para kazanmam lazım haliyle filan... Neyse Konyalı Kasım’ın “ki” şarkısına dönmeden bu yazıya bir son veriyorum ey dostlar. Kendinize iyi bakın, Dovijdane...

2 Ekim 2010 Cumartesi

Altı Üstü Sofya

Bugün anlatılacak pek bir şey yok aslında. Erken kalkıldı, bolca çeviri yapıldı. Arada sigara içildi, yine benzer şeyler yapılıp benzer şeyler yenildi. Orcan dost bir iki üç diye yazılarına ne kadar devam edebileceksin aceba başlık atmaya diye sordu. Ben de yakında dersler başlıyor, her gün yazacak ne vakit ne de heves bulurum dedim. Öyle arada ilginçlikler, toparlamalar, genel gözlemler filan ancak bundan sonra... Yarın Sofya gezisi düzenlemiş sağolsun okulumuz ona gidicez, belki sonrasında da biraz kaynaşırız insanlarla, zira ben burda gerçekten biraz yalnız kaldım yaa. Geçen “Türkün Türkten başka dostu yoktur” diye taşak yaptım ya kendi kendime. Ulan gelenler mesela 1-Cezayir, Fas, Tunus gibi frankofon Arap ülkeleri, 2 - Afrika ülkeleri 3- Eski Sovyet Bloğu genel olarak tamam mı? Eee birinciler Arapça konuşup anlaşıyor, ikinci grup ülke olarak kendi lokal dillerinde ve grupçana da Afrika aksanı bir fransızcayla anlaşıyor, 3.grup zaten Rusça anlaşıyor... Ben böyle diplomatik yalnızlığa itildim, Osmanlı gibi hasta adam konumuna geldim dostlar! Neyse gerekirse kapitülasyon, gerekirse Turan taktiği ve hatta gerekirse düşmanımın düşmanı benim dostumdur gibi töremizden gelen savaş taktiklerini uygulicam yaa...
Neyse dostlar bu konuyu bir kenara bırakarak sizleri Sofya ve Şeyler köşeme davet ediyorum. Şimdi belirli nesneler üzerinden buradaki hayatı anlamaya çalışacağız.

1 - Studenski Grad 58 Blok B



Evet burada resmini gördüğünüz yerde yaşıyorum. Öyle sanıyorum ki Sovyet döneminden kalma binalara böyle bir kullanım alanı açmışlar. Hemen tüm öğrenciler burada yaşıyor. İsmi de oradan zaten Öğrenci Şehri şeklinde konmuş diye düşünüyorum. Ama sadece öğrenciler kalmıyor, zaman zaman yaşlı amcalar, çalışan kadınlar, hatta çocuklu aileler bile görüyorum. Aylık kirası çok ucuz, normal büyüklükte bir odada 2 kişi kalıyor ve kişi başı kira faturalar dahil 40-50 tl civarında. Ama internet için ayrıca para ödemek gerekiyor. Sanırım uzun süreli kalacak olanlar odayı yeniliyor filan... Neyse tamam güzel ucuz da bu insanlar neden burda kalıyor, fakirler mi? öyle görünüyor ama ortada bir sorun var, burada kalanların birçoğunun arabası var, hem de öyle Sovyetlerden kalma Lada filan diil normal araba yani, araban varsa niye burda kalıyorsun, araba ev kirasından daha mı ucuz lan yoksa?

2 - Odadaki Telefon



Odamızda yine haliyle taa soğuk savaş döneminden kalma bir telefon var. Çalışıyor mu? Bilmiyorum, ama çalışsa da üzerind ehherhangi bir tuş yok, o dönemde artık aşağıdan arıyıp Yoldaş sizi parti çağırıyor mu diyorlar ne diyorlar bilmiyorum. Haa neden halen burada duruyor, onu da bilmiyorum. Belki bir gün çalar? Hassiktir olurum işte o zaman, telefon hortlamış gibi olur, enteresan olur...

3 - Dolap Niyetine Sandık



Daha önce de bahsetmişimdir belki, odamız hıncahınç eşya dolu. Belki oda büyüktür de ben anlamıyorumdur, bna küçük geliyordur iki kişi için. Ben ki yıllar yılı dostlarımın benden kısa mı uzun mu olduğunu anlamamışım, bunu da anlamamam garip olmaz yani. Neyse bu eşyalardan birisi, belki de telefondan sonra en ilginçi bu dolap. dolap mı sandık mı adını veremiyorum tam. Ama kapağını açıp bir güzel içine eşyalarımı koydum. Da ordan eşya bulmak çıkarmak filan bir saçma tabi, düzenle yerleştirdiğim tişörtlerim şimdi ne halde o sandığın içini gören bir ben bilirim... Ayrıca kapak açık mı dursa daha iyi kapalı mı onu da bilemiyorum ben yaa....

4 - Perde Niyetine Battaniye



Yok artık demeyin, daha neler var kimbilir, yavaş yavaş anlatırım. Evet pencerelerimizde bildiğiniz battaniye var. Işık sebebiyle mi, ısı sebebiyle mi asıldığını sanırım önümüzdeki kış günlerinde çok daha iyi anlayacağız...

5 - Öğrenci Kimliği niyetine Karne



Resimden boyutlarını ne kadar anlayabiliyorsunuz bilmiyorum ama Sağlık Karnesi’ni düşünün onun kadar bi şey öğrenci kimliğim pardon karnem. Haa bunu aldık ne işe yarar, napıcaz bilmiyorum. Tek bildiğim birazdan bahsedeceğim transport kartı çıkarmak için bu karneye ihtiyacımız olduğuydu, bundan sonra nasıl bir fonksiyonu ve yeri olacak hayatımda bilmiyorum....

6- Transport Kart



Aslında bunda pek bi gariplik yok tabi, sadece herşey bulgarca olduğundan resmi olarak ismim de ilk kez (yok ya öğrenci karnesinde de yazılmıştı, ama onu sürekli yanımda taşıyamıyorum) Bulgarca yazılmış olması. İnsanın kendi ismini Bulgarca görmesi çok garip dostlar, isteyen varsa ismini ücretsiz yazıp gönderebilirim Bulgarca, hatıra niyetine... Neyse bu karta yüklediğim 20 leva ile bir ay boyunca istediğim metro, tramvar, otobüs filan gibi ulaşım aracını kullanabiliyorum. Otobüslerde kartı okutmak için herhangi bir alet yok yalnız, eğer kontrolör bir gün gelirse o kartın geçerliliğine bakıyor, geçerli değilse 10 leva ceza ödüyorsun. Bu arada Bulgaristan’ın para birimi Leva değil Lev çünkü 1’den çok olunca leva adını alıyor. Yani 1 lev, 2 leva filan... Anlaşıldı mı? Neyse tramvayda ise daha farklı bir sistem var, sanırım kartı okutman gerekiyor bu kez de ben bir kez binip beceremedim, onda da okutmazsan da kontolör gelirse 1 leva gibi bir ceza var, belki de 1 ay için 20 leva ödemekle salaklık yaptım bunu bir ay içinde görücem, yakalanma riskimi hesaplıyıp karlı bir yatırım yapmayı düşünüyorum.

7 - Kravat adında yatak



Aslında krevat sanırım da ilk duyduğumda aa ne saçma demiştim. Ancak son derece haklılarmış, ne yazık ki sonradan anladım. zira burada yataklar daha önce bahsettiğim gibi kayık formatında yani kenarları yüksek ortaları alçak tadında, üstüne üstlük demir telli karyola olunca yatağın ortasına gömülüyorsunuz buna yatmak denirse. Hatta bir dükkanda kravat yatakların reklamını gördüm yaa, bir daha oralardan geçersem çekip göstericem size bu ilginçliği.

Neyse dostlar sözün özü (Tanpınar’ın tabiriyle Hulasa) işte hayatım bu minvalde geçmekte. Sofya’dan herkese sevgilerle...

1 Ekim 2010 Cuma

5 dakikada Sofya


Günlüğüm her ne kadar 2 Ekim dese de (Saat 12’yi geçtiğinden ötürü) ben 1 ekimin yani 5. günümün notlarını yazıyorum. Bugün yine sabah 5 gibi uyandım, midemde müthiş bir ağrıyla, gece biraz soğuktu hava, gündüz de üzerimdeki ceket midemin üzerini örtmediğimden karnımı üşütmüşüm sanırım. Neyse 2 saat uyduum, uyandım, acı çektim filan... Sonuç olarak 7 buçukta kalkıp hazırlanmaya başladım, malum bugün okulun startı verilecekti. 8:15 te bir büs gelip bizi Academie des Sciences Bulgares binasına götürdü. Açılışta Bulgar Dışişleri Bakanı, Fransa Sofya Büyükelçisi filan gibi daşşaklı abiler vardı, Belçika Wallon Bölgesi Konsey danışmanı olan bir akademik de Politique de Clustering adı altında bir konferans verdi.

Bugün ilk kez ev sahibi Bulgaristan’ı sahada görme fırsatını elde ettim, turnuvaya oldukça iddialı gelmişler, ev sahibi olmanın avantajını iyi kullanabilirlerse kupa Bulgaristan’a gidebilir, ancak gönlüm Kazakistan’ın yanında tabi. Ancak gerekli diplomatik ilişkileri bir türlü kuramıyorum, halbuki en dost ülke filan demi? Konferans esnasında Ukrayna delegasyonunun yanında saf tuttum, bilinçli bir tercih değil, öyle denk geldi. Yalnız insanlar “assez communicatif” olduklarından ben halen kabuğumdan çıkabilmiş değilim, yine kimseyle konuşmadım, arada Nili adında Bulgar bir kız geldi biraz konuştu benle, burada türk olduğunu öğrenen tüm Bulgarların ilk tepkisi “Komşi” oluyor. Neyse kız baya kanka, Kanada’da yaşamış filan, çok iyi bir insan (Evet saf duygular içerisindeyim). Tabi açılış bittikten sonra herkes dağıldı filan ben sağolsun Mbaye dosttan binmem gereken otobüs durağının yerini öğrendim, adam nerdeyse bir Bulgar gibi herşeyi biliyor, o yüzden pek onun götündne ayrılmıyorum denebilir.

Daha sonra hali hazırda şehir merkezinde olmam sebebiyle ben eve dönmeyip orada biraz gezinmek istedim. Zira dün şehri gezerken, şehrin simgesi olan Aleksander Nevski Katedralini görmemiştim ve bu gittiğimiz yer tam da onun karşısındaydı filan. Gün boyunca karnım ağrıdığından ve sabahtan beri bir şey yemediğimden önce yemek yeme amacıyla Vitosha’ya doğru yürüdüm. Bu Vitosha (ki bulgarlar Vitoşka diyor) caddesi biraz garip esasen lüks markaların mağazaları var genelde birkaç da kafe bar, ama yol üzerinde belki 1-2 restoran var onlar da ya çok şık ya da dönerci, neyse yine düzgün bi restoran bulmak için 2 saat filan yürüdüm herhalde. Garip yerlere girdim çıktım filan, artık ölmek üzereyken kafe gibi garip bir yer buldum. Ama sorun şu ki restoran yazmazsa anlamıyorsun ne olduğunu bu gibi yerlerin, ee herkes de haliyle restoran koymuyor adını dolayısıyla ara restoran bulabilirsen filan... Neyse yine iyi bir yer buldum, bu sefer Türk değillerdi (sanırım). Yemeklere bakıyorum, kaıdn isimlerini söyleyip, kepçeyi daldırıp çıkarmak suretiyle ne olduğunu bana anlatıyor, işkembe çorbası filan var. Oradan içinde nohut fasülye filan olan süper bir çorba seçtim, üstü fırın makarna içi patates ve piliç kıyma (sanırım) olan bir yemek ve domatesli pilav aldım bir de. Bulgarlar pilav konusunu çözmüşler, her tür pilavı restoranlarda bulmak mümkün ve gayet lezzetliler bence. Neyse kola ekmek filan da alıp bu yemeğe 7,5 leva kadar ödedim, ki makul bir fiyat ama öyle süper ucuz da değil. sonra bi sigara içerek yeniden yola koyuldum. Sabah çıkarken lazım olur diye laptopımı ve üşütmeyeyim diye hırkamı aldığımdan yüküm baya ağırdı. Dünün yorgunluğu da olunca dolaşmakta baya zorlandım. Ama tekrar Çar bilmemne caddesine gidip katedrali görmek istiyordum zaten otobüse de oradan binicem.

Yol üzerinde şirin bir Rus kilisesi gördüm, resimde de göreceğiniz gibi baya güzel bir mimari. Onun bahçesinde biraz oturup, bir sigara daha içerek dinlendim. Sonra da meşhur Aleksander Nevski katedraline gittim. Bence böyle binaların sıkıntısı dışarıdan göründüğü kadar içten gösterişli olamaması ya da bana hep öyle geliyor. Mimarinin dış taraftan görünüşü bana daha heybetli ve etkileyici geliyor, iç kısımlardaki freskler ya da vitraylar o kadar yüreğimi oynatmıyor benim açıkçası. Neyse bu katedral Bulgarların Osmanlı Devleti’nden özerkliğini kazanması adına dikilmiş filan zaten nereye gitsen bir Türk izi filan var hatta merkezde de bir cami gördüm de yorgun olduğumdan gidip içini göremedim, sonra artık işallah.


Genel bir izlenim vermem gerekirse Sofya şehir merkezi fena değil bence. Bakanlık binaları, müze ve katedraller ilgi çekici. Dediğim gibi restoran açısından merkezde bariz bir sıkıntı var, zira kaldığım bölge olan Studenski Grad’da adım başı restoran ve kafe-bar ve bayağı da uygun fiyatlar... Sofya’da kendinizi gerçekten böyle kıyı Avrupa ülkesinde gibi hissediyorsunuz, haa bu ne demek? Yani Avrupa’ya, oranın kültür ve değerlerine yeni yeni alışan bir ülke olduğu belli. Bulgaristan Avrupalı diye kimse anlatmasın bana o kadar yıl Osmanlı sonrasında Rus hakimiyeti bence Kıta Avrupası’ndan oldukça farklı bir kültüre denk düşüyor. Neyse efendim merak edilen konu bulgar kızlarına gelince, beklediğim kadar güzel olmadıklarını söyleyeyim, mesela kuzey Avrupa’yla özdeşleştirdiğimiz sarışın kızları o kadar sk göremiyorsun caddelerde filan. Giyim konusu ise bayağı sıkıntılı, eee modanın şehri İstanbul diyebilirim artık ben de... Garip şekilde sanki burada güzel olmak biraz kafada açık giyinmekle alakalı gibi. Cidden bazıları iddialı kıyafetler giyebiliyorlar, bunun dışında bir de görmeye alışkın olduğumuz kızlardan biraz farklı oldukları için de çekici geldikleri doğru. Ama bir kıyaslama yaparsam İstanbul/Sofya paritesini 7,5/6 gibi değerlendiririm. Haa çok güzel kızlar yok mu var, ama istisna denecek düzeyde.




Bu genel değerlendirmenin ardından bitirmeden şunu söyleyeyim: bu sene sıçtım! Arkadaş bu kadar mı ders olur, ne yapıyorsunuz? Haftanın her günü 9-5 ders var, bazen cumartesi günü de! Ne zaman gezicem, ne zaman kendime vakit ayırıcam, ne zaman çeviri yapıp para kazanıcam? belirsiz! Zaten bugünkü açılış konuşmasından aklımda kalan 3 şey var, ki zaten Mösyö Direktör’ün konuşması bunlar etrafında döndü: “Zero absence”, “Zero retard” ve bir de “Donnons toutes ces chances a l’excellence” yani verdiler gazı, verdiler gazı. Siz seçilmiş öğrencilersiniz ayağına burda da geldik bildiğiniz. Dünya ölçeğinde 1000 civarında başvurudan biz seçilen şanslı 100 kişiymişiz filan. Direktör şöyle özetledi durumu “9 mois de souffrance, le plaisir pour toute la vie!”. Aferin bravo. Sözlerimi şu veziceyle bitireyim en iyisi: “Çok çalışmam lazım dostlar, çok!”.