24 Ağustos 2011 Çarşamba

Sofya'nın etrafı dumanlı dağlar aman aman...

Sofya'ya ilk geldiğim günlerde buradaki hayatı biraz anlatmak, görüp ilgimi çekenleri paylaşmak için blog tutmaya başlamıştım. Bir süre oldukça hararetle yazdığım yazılar gerek Sofya'daki hayata alışmam gerekse hayatıma daha önemli şeylerin girmesiyle bıçak gibi kesilmişti. Zaten anmak istemediğim tatsız olaylardan sonra da yazasım filan gelmemişti. Burada da sadece arkadaşlarım için yazdığım ve bir hayli dalga geçerek biraz da oldukça "intime" muhabettler yaptığım ancak herkesin okuyup kendince bir yorum yapması ya da yapmaması sonucu şevkim de biraz kırılmıştı... Neyse bu konuları uzatmayıp sadede gelelim!

Efenim 2 ay sonra yeniden Sofya'dayım. Sebeb-i ziyaretim yılan hikayesine dönen askerlik tecili meselesi. İnşallah bu sefer bürokrasinin Kafkaesk koridorlarını aşarak amacıma ulaşabileceğim. İlk kez turist olarak geldiğim Sofya şehrinde aslında 9 aylık bir geçmişin de getirdiği tanışıklık, hislerimi oldukça ilginç kılıyor. Bir yandan bakıyorum da değişen hiçbir şey yok, halen Sofya'yı oldukça az ilgi çekici ve sıkıcı bir şehir olarak görüyorum. İlk kez geçtiğimiz yıl Eylül ayında geldiğim Sofya'da halen ilgiye değer bulduğum tek şey: parklar ve yeşillikler. Gerçekten yine tekrarlıyim Nazım Hikmet'in dediği gibi 50 yıl sonra bile Sofya'da "yeşil betonun önünde". Sabahtan çıkıyor, park park geziyor, biraz kitap okuyor, bir şeyler yiyip içiyor, serinliyor, yola devam ediyorum. İşlerim olduğunda sabah konsolosluk, tercüme bürosu, okul filan gibi yerlere gidiyor, ordan aldığım cevaplara göre de bazen keyifli, çoğunlukla tedirgin kendimi parklara, bahçelere, kafelere filan atıyorum. Sonra hostele gelip internete giriyor, şöyle bir bakınıyor, belki biraz daha okuyor ya da uyuyor, sonra yeniden dışarı çıkıyorum. Kaldığım otel oldukça enteresan, Bulgaristan'da hizmet kültürü olmadığı her yerde görülüyordu da ilk kez bu kadar derinden hissettim sanırım. Dün gece oteldeki amcanın gazıyla bara gittik, bu arada Türk bir çocuk daha var, Sevilla'dan otostopla buralara kadar gelmiş 2 ayda filan... Adam gelip haydi gidin, gidelim, bak İngiliz kızlar da gitti filan deyip bizi adeta zorla çıkardı dışarı, tabi yolda baktı kızlar başka yere gidiyor, bıraktı bizi, biz de gidip 2 bira içip çıktık filan. Bugün de yine oteldeki görevlilerden bi kız haydi konsere gidelim, parkta beleş konser var diyip zorla çıkardı bizi, gittik caz çalan bir kız grubunu dinledik geri döndük filan. Neyse halbuki güzel yazarım filan diyordum ama mal gibi yazı çıktı. Duygularımı filan anlatamadım. Bir daha deneyelim.

Hah şöyle söyleyeyim Sofya o kadar boş ve sıkıcı bir şehir ki, hava o kadar sıcak, geceleri filan yollarda adam göremiyorsun. Ben bunu yaz gelince geçer sanıyordum ama değişen hiç bir şey yok. Hatta etrafta gördüğüm turistler bile bildiğin dışarı çıkmıyor. Oturuyor, TV izliyor, bi Fransız çift var mesela ne zaman gelsem hosteldeler, çıkıp bir şehri göreyim filan hiç ilgilendirmiyor onları. Haksız da sayılmazlar gerçi de o zaman "Neden Sofya?" diye sorarlar adama! Bir yandan da yaşayanlara bakıyorum, o kadar bara filan gittim burada, sadece bugün ilk kez insanların gerçekten eğlendiğini hissettim. Abartıyor olabilirim ama şehirde o kadar bir aktivite yok ki, yapabileceğin bara gitmek, parkta oturmak, dağa çıkmak belki ama her daim içmek. Bir de içki pahalı olsa sanırım Sofya şehir olarak mahvolur. Biraz bizim küçük illere benziyor, en küçük değişiklik bile bu sakin hayatta dalga dalga yayılan bir göldeki gibi etki gösteriyor. En küçük etkinlikler filan merakla bekleniyor, o kasaba ve köylere özgü olan "şölen" merakına dönüştürülüp o dönemde bolca eğlenilmeye çalışılıyor filan. Küçük olmasının yanında bu kadar da sakin bir hayatı olması da bu şehri benim gözümde gençler için, yaşamak, eğlenmek, gezmek, farklılaşmak gibi şeyler olan her şeyden bir o kadar uzaklaştırıyor. Sanki insanlar çocukları da büyüyüp Sofya'da yaşamaya devam ettiğinde gizliden bir gurur duyuyor, ya da onlar gitmek istediğinde sessizce aralarında bir anlaşma varmışçasına onları anlıyor ama yine de belki kıskançlık, belki kokru yüzünden onları yolundan çevirmeye çalışabiliyorlar. 25'li yaşlarda burayı terk etmeyenler sanki hayatlarında gizli bir mutluluğu yakalamış mütevazi insanlar gibi "hayatımıza çok şükür" edası içerisinde sanki bu şehirde yaşamayı ve yaşlanmayı bir kader gibi kabulleniyorlar.

Belki burdaki durumu abartıyor olabilirim, ama durum budur bana göre...

Dovijdane Sofia,

21 Ocak 2011 Cuma

Turkey's Rules - New York Times

Turkey’s Rules
By JAMES TRAUB
January 20, 2011
http://www.nytimes.com/2011/01/23/ma...vutoglu-t.html

In the fall of 2009, relations between Serbia and Bosnia — never easy since the savage civil war of the 1990s — were slipping toward outright hostility. Western mediation efforts had failed. Ahmet Davutoglu, the foreign minister of Turkey, offered to step in. It was a complicated role for Turkey, not least because Bosnia is, like Turkey, a predominantly Muslim country and Serbia is an Orthodox Christian nation with which Turkey had long been at odds. But Davutoglu had shaped Turkey’s ambitious foreign policy according to a principle he called “zero problems toward neighbors.” Neither Serbia nor Bosnia actually shares a border with Turkey. Davutoglu, however, defined his neighborhood expansively, as the vast space of former Ottoman dominion. “In six months,” Davutoglu told me in one of a series of conversations this past fall, “I visited Belgrade five times, Sarajevo maybe seven times.” He helped negotiate names of acceptable diplomats and the language of a Serbian apology for the atrocities in Srebrenica. Bosnia agreed, finally, to name an ambassador to Serbia. To seal the deal, as Davutoglu tells the tale, he met late one night at the Sarajevo airport with the Bosnian leader Haris Silajdzic. The Bosnian smoked furiously. Davutoglu, a pious Muslim, doesn’t smoke — but he made an exception: “I smoked; he smoked.” Silajdzic accepted the Serbian apology. Crisis averted. Davutoglu calls this diplomatic style “smoking like a Bosnian.”

Davutoglu (pronounced dah-woot-OH-loo) has many stories like this, involving Iraq, Syria, Israel, Lebanon and Kyrgyzstan — and most of them appear to be true. (A State Department official confirmed the outlines of the Balkan narrative.) He is an extraordinary figure: brilliant, indefatigable, self-aggrandizing, always the hero of his own narratives. In the recent batch of State Department cables disclosed by WikiLeaks, one scholar was quoted as anointing the foreign minister “Turkey’s Kissinger,” while in 2004 a secondhand source was quoted as calling him “exceptionally dangerous.” But his abilities, and his worldview, matter because of the country whose diplomacy he drives: an Islamic democracy, a developing nation with a booming economy, a member of NATO with one foot in Europe and the other in Asia. Turkey’s prime minister, Recep Tayyip Erdogan, is a canny, forward-thinking populist who has drastically altered Turkish politics. Erdogan and Davutoglu share a grand vision: a renascent Turkey, expanding to fill a bygone Ottoman imperial space.

In a world that the U.S. no longer dominates as it once did, President Barack Obama has sought to forge strong relations with rising powers like India and Brazil. Turkey, however, is the one rising power that is located in the danger zone of the Middle East; it’s no coincidence that Obama chose to include Turkey in his first overseas trip and spoke glowingly of the “model partnership” between the two countries. This fits perfectly with Turkey’s ambition to be a global as well as a regional player.

And yet, despite all the mutual interests, and all of Davutoglu’s energy and innovation, something has gone very wrong over the last year. The Turks, led by Davutoglu, have embarked on diplomatic ventures with Israel and Iran, America’s foremost ally and its greatest adversary in the region, that have left officials and political leaders in Washington fuming. Obama administration officials are no longer sure whose side Turkey is on.

Davutoglu views the idea of “taking sides” as a Cold War relic. “We are not turning our face to East or West,” he told me. But it is almost impossible to have zero problems with neighbors if you live in Turkey’s neighborhood.

Istanbul is full of elegant and cosmopolitan intellectuals, few of whom had heard of Ahmet Davutoglu when he was named foreign-policy adviser to the prime minister in 2002. “Outside of Islamic circles,” says Cengiz Candar, a columnist for the daily Radikal, “he was not much known at all.” The victory of the moderate Islamist AK party in the 2002 parliamentary elections was a seismic event in Turkey, culturally as well as politically. Turkey had been an aggressively secular republic since its establishment in 1923; Turkey’s Westernized intellectuals, living in the coastal cities, especially Istanbul, looked upon the Islamists as bumpkins from the Anatolian hinterland. “These people came out of nowhere,” as Candar puts it.

Davutoglu, who is 51, hails from Konya, on the Anatolian plateau; though his English is excellent, he often drops definite articles, a sign that he came to the language relatively late. He has a slight mustache from under which a gentle and bemused smile usually pokes out. He is religiously observant; his wife, a doctor, wears a head scarf. Yet he has become surprisingly popular even among Turkey’s secular elite. “Deep in the Turkish psyche,” Candar says, “there is a feeling of pride and grandeur.” Turkey is not just another country, after all, but the heir of empires, classical as well as Ottoman, and the first secular republic in the Islamic world. Both in his intellectual work, which argues for the extraordinary status Turkey enjoys by virtue of its history and geographical position, and in his role as foreign minister, Davutoglu is seen as a champion of Turkish greatness.

He was an academic before he was a diplomat. His book “Strategic Depth,” published in Turkish in 2001, is regarded as the seminal application of international-relations theory to Turkey, though it is also a work of civilizational history and philosophy. (Such is Davutoglu’s intellectual ambition that he planned to follow up with “Philosophical Depth,” “Cultural Depth” and “Historical Depth.” He hasn’t yet gotten around to the others.) The book has gone through 41 printings in Turkish and has been translated into Greek, Albanian and now Arabic. It is 600 pages long, very dense and almost certainly more known than read. One of Davutoglu’s aides describes the book as “mesmerizing.” (Henri Barkey, a Turkey scholar at Lehigh University, pronounces the work “mumbo jumbo,” adding that Davutoglu “thinks of himself as God.”) “Strategic Depth” weaves elaborate connections between Turkey’s past and present, and among its relations in the Middle East, the Caucasus, the Balkans and elsewhere. The book was read as a call for Turkey to seize its destiny.

And in many ways, Turkey has. It is one of the great success stories of the world’s emerging powers. Shrugging off the effects of the global recession, the Turkish economy last year grew by more than 8 percent, and Turkey has become the world’s 17th-largest economy. Turkey is the “soft power” giant of the Middle East, exporting pop culture and serious ideas and attracting visitors, including one and a half million Iranians a year, to gape at the Turkish miracle. Paul Salem, a Lebanon-based Middle East scholar with the Carnegie Endowment, recently suggested, “It might be Turkey’s century, because it’s the only country in the Middle East actually pointing toward the future.” You increasingly hear the view that power in the Middle East is shifting away from Arab states and toward the two non-Arab powers, Turkey and Iran. Indeed, in “Reset: Iran, Turkey and America’s Future,” Stephen Kinzer, a former New York Times reporter, describes Turkey, Iran and the U.S. as “the tantalizing ‘power triangle’ of the 21st century,” destined to replace the Cold War triangle of the U.S., Israel and Saudi Arabia.

Davutoglu has climbed aboard the Turkish rocket. Turkey’s success raises his status; his achievements do the same for his country. Foreign Policy magazine ranked him No. 7 in its recent list of “100 Global Thinkers,” writing that under his leadership, “Turkey has assumed an international role not matched since a sultan sat in Istanbul’s Topkapi Palace.” Davutoglu has maintained close relations with both Erdogan and President Abdullah Gul — one of the few senior figures to do so. He has filled the upper ranks of the foreign-affairs ministry with worldly, pragmatic, thoughtful diplomats who share his nationalist vision. They have done an extraordinarily deft job of balancing Turkey’s regional and global ambitions, of advancing its interests without setting off alarm bells in other capitals.

Sometimes, it’s true, Davutoglu sees his role as more important than it actually is. He told me a wonderful anecdote about bringing Iraq’s Sunni factions together in Baghdad in the fall of 2005, letting them yell at one another for weeks and finally shaming them into joining together by reminding them of the glories of medieval Baghdad and, by implication, of Iraq itself. In this version, a thrilled Zalmay Khalilzad, the American ambassador to Iraq, rushes to Istanbul to bless the union. Actually, says a former U.S. official very familiar with the event, it wasn’t a breakthrough at all. In fact, the official says, when President Gul called Khalilzad to implore him to come, the American diplomat asked, “Why do we need to go all the way to Istanbul to talk to the same people we talk to all the time?” However, “as a favor to Gul, he said, ‘Sure.’ ”

In Davutoglu’s own endlessly unwinding narratives, he is always speaking like a Baghdadi and smoking like a Bosnian and untying all Gordian knots. Every once in a while during our conversations, Davutoglu would raise a finger and say, “This you can quote.” This meant that he was about to say something really dazzling. On the other hand, he is pretty dazzling, leaping nimbly from Mesopotamia to Alexander the Great to the Ottoman viziers to today’s consumerism, drawing unlikely parallels and surprising lessons.

Davutoglu began his career as foreign-policy adviser at a moment when Turkey’s bid for membership in the European Union had become a national obsession. For Davutoglu, Erdogan and Gul, being in the E.U. offered Turkey crucial economic benefits but, more important, confirmation of its belonging in the club of the West. The Erdogan government pursued difficult economic and political reforms to advance its candidacy, then fumed as less-qualified but predominantly Christian countries like Cyprus — represented by the government of Greek Cyprus, an avowed foe of Ankara — zoomed past to full membership. Major European countries, above all France and Germany, seem determined to block Turkey’s accession to the E.U. This past June, Defense Secretary Robert Gates even suggested that “if there is anything to the notion that Turkey is, if you will, moving Eastward,” it was the result of having been “pushed by some in Europe refusing to give Turkey the sort of organic link to the West that Turkey sought.”

This is a very common refrain, which Davutoglu is at pains to refute. On a flight to Ankara from Brussels, where he had just attended a NATO meeting, Davutoglu pushed away his half-eaten dinner and recited to me what he told his fellow foreign ministers: “If today there is an E.U., that emerged under the security umbrella of NATO. And who contributed most during those Cold War years? Turkey. Therefore when someone says, ‘Who lost Turkey?’ — there was such a question, because people said Turkey was turning to the East — this is an insult to Turkey. Why? Because it means he does not see Turkey as part of ‘we.’ It means Turkey is object, not subject. We don’t want to be on the agenda of international community as one item of crisis. We want to be in the international community to solve the crisis.”

To be part of the global “we” — this was the very definition of Erdogan’s, and Davutoglu’s, ambitions. This is why the Turks received the European rebuff as such a deep insult. And it is true, as Gates suggested, that in the aftermath, Turkey sought to raise its status in the immediate neighborhood. One of Davutoglu’s greatest diplomatic achievements was the creation of a visa-free zone linking Turkey, Jordan, Lebanon and Syria, thus reconstituting part of the old Ottoman space. The four countries have agreed to move toward free trade, as well as free passage, among themselves. As part of the zero-problems policy, Turkey moved to resolve longstanding tensions with Cyprus and Armenia and, more successfully, with Greece and Syria. Turkey’s decades of suppression of Kurdish demands for autonomy put it at odds with the new government of Iraqi Kurdistan, which sheltered Kurdish resistance fighters. But the Erdo*gan government reached out to Kurdistan, America’s strongest ally in the region. Relations with the Bush administration had been rocky since 2003, when Turkey’s Parliament voted against permitting U.S. forces to enter Iraq through southeastern Turkey. But by now the U.S. was eager to use Turkey as a force for regional stability. The rapprochement with Kurdistan thus smoothed relations with Washington and made Turkey a major player in Iraqi affairs. Turkish firms gained a dominant position not only in Kurdistan but also, increasingly, throughout Iraq. And Iraqi Kurdish leaders had cracked down on the rebels. It was a diplomatic trifecta.

But Davutoglu’s vision extended far beyond securing the neighborhood for Turkish commerce. One of his pet theories is that the United States needs Turkey as a sensitive instrument in remote places. “The United States,” he says, in his declamatory way, “is the only global power in the history of humanity which emerged far away from the mainland of humanity,” which Davutoglu calls Afro-Eurasia. The United States has the advantage of security and the disadvantage of “discontinuity,” in regard to geography as well as history, because America has no deep historic relationship to the Middle East or Asia. In Davutoglu’s terms, the U.S. has no strategic depth; Turkey has much. “A global power like this, a regional power like that have an excellent partnership,” Davutoglu concludes with a flourish. Turkey has used its web of relations, especially in the Sunni world, to advance American interests in Iraq, Pakistan and Afghanistan, where Turkey recently agreed to renew its NATO mandate as the commander of the troop contingent in Kabul.

In 2007, Turkey put itself forward as a Middle East peacemaker. Ottoman Turkey was a safe harbor for Jews when much of Europe was aflame with anti-Semitism. And Republican, secular Turkey was Israel’s most dependable ally in the Middle East. Many Turkish Islamists despise Israel, but Erdogan and the AK adopted a more diplomatic line. Erdogan visited Israel in 2004, and in 2007 Turkey invited Israel’s president, Shimon Peres, to address Parliament — a rare honor. Turkish leaders then sought to broker talks between Syria and Israel over the return of the Golan Heights to Syria. At the time, the Bush administration had cut off relations with Syria, which it viewed as a proxy for Iran; but Israel was eager for an interlocutor with Damascus. The role of go-between “was not assigned to Turkey by any outside actor,” Davutoglu wrote in an essay in Foreign Policy. Turkey assigned the task to itself under a principle he called “proactive and pre-emptive peace diplomacy.” This is what it means to be part of “we.”

Davutoglu says he shuttled between the capitals 20 times in 2007, and in 2008 he brought both sides to Istanbul for five rounds of talks in separate hotels. He carried messages back and forth between the two. Israel needed to be convinced that Syria was prepared to stop sponsoring Hezbollah and to distance itself from Iran. Syria demanded that Israel clarify the territory from which it was prepared to withdraw. By late December, Davutoglu and his aides say, only disagreement over a word or two prevented the two sides from moving to direct talks. Prime Minister Ehud Olmert of Israel held a five-hour dinner at Erdogan’s home, in the course of which both men spoke to President Bashar al-Assad of Syria. Davutoglu had reserved a hotel room for the direct talks. An Israeli official close to the negotiations confirmed this account, saying that Davutoglu “played a very important role, a very professional role” and agreeing that face-to-face talks seemed to be in the offing. Olmert himself was quoted earlier this year as calling Erdogan “a fair mediator” and as saying, “We need negotiations with Turkish mediation.”

But it was all what might have been, for only a few days after the meeting, Israel launched its Cast Lead invasion of Gaza, inflaming the Arab world and humiliating and infuriating Erdogan. The talks collapsed. The Israeli official says, “We told the Turks that we will have to respond” to the hail of missiles coming from Gaza; Israel had not deceived the Turks, because Israel’s cabinet authorized the invasion days after the Olmert-Erdogan dinner. That’s not how Turkey saw the sequence of events. It was, Davutoglu says solemnly, “an insult to Turkey.” Certainly the Turkish public felt it as one, and Erdogan, a shrewd judge of public opinion, understood that very well. Turkey is a democracy, after all; and the public reaction to Gaza, on top of the rebuff from the European Union — and perhaps also the inherent logic of the “zero problems” policy — sent the country in a new direction.

Turkey’s interests in the Balkans, in Afghanistan, Pakistan and Iraq, and for that matter in Israel, coincided with those of the United States and the West. But its run of luck ended in Iran. In September 2009, the Iranians, under pressure from the West to show that they were not seeking to build a nuclear weapon, offered to send 1,200 kilograms of uranium abroad in exchange for an equal amount to be enriched sufficiently for civilian use. Iran didn’t trust any Western country to hold its uranium; but it might trust Turkey. Davutoglu sprang into action, flying back and forth to Tehran to work out the details — over which the Iranians, typically, bickered and stalled.

The cables recently disclosed by WikiLeaks vividly illustrate the tensions this produced with Washington. In a meeting with the assistant secretary of state Philip Gordon in Ankara in November 2009, Davutoglu advanced his theory of Turkish exceptionalism: “Only Turkey,” he said, “can speak bluntly and critically to the Iranians.” Davutoglu was confident that Iran was ready to strike a deal — with Turkey’s help. An obviously skeptical Gordon “pressed” him on his “assessment of the consequences if Iran gets a nuclear weapon.” In what the cable’s author described as “a spirited reply,” Davutoglu insisted that Turkey was well aware of the risk. Gordon “pushed back that Ankara should give a stern public message” to Iran; Davutoglu replied that they were doing so in private and “emphasized that Turkey’s foreign policy is giving ‘a sense of justice’ and ‘a sense of vision’ to the region.”

Behind this tense exchange with Gordon was the fear that Turkey was cutting Iran too much slack. Davutoglu is quite open about the fact that Turkey has interests in Iran that the United States and Europe do not have. “Our economy is growing,” Davutoglu told me, “and Iran is the only land corridor for us to reach Asia. Iran is the second source of energy for Turkey.” Sanctions on Iran would hurt Turkey. But Davutoglu also insists that Turkey’s assessment of Iran’s intentions is not affected by its interests. It’s easy to see why Gordon was skeptical. Prime Minister Erdogan has dismissed fears that Iran wants to build a bomb as “gossip.” And when I asked one of Davutoglu’s senior aides about the matter, he said: “For the time being, Iran does not have a nuclear-weapons program. We don’t know whether they will go there.”

At President Obama’s nuclear summit meeting last April, Erdogan and the president of Brazil, Luis Inácio Lula da Silva, proposed to Obama that they work jointly to persuade Iran to surrender the uranium — a striking example of the rising confidence of the emerging powers. Administration officials made it very clear that they feared Iran would try to hoodwink Turkey and Brazil. Davutoglu nonetheless resumed his manic routine — State Department officials call him the Energizer Bunny — flying back and forth to Tehran well into May, pushing the Iranians to make concessions. In his seventh and final session, he worked at it for 18 hours before reaching a deal. Davutoglu was so excited that he called Turkish reporters from the plane to invite them to a briefing upon his arrival. But by the time the journalists returned to their offices to write the story, they got word that the United States had rejected the deal.

The Turks had announced their diplomatic coup at precisely the moment the Obama administration finally induced Russia and China to vote for tough sanctions on Iran in the Security Council. Davutoglu says he never took a step without informing the Americans, but American officials said that the terms of the deal took them by surprise. The Turks mostly hid their hurt feelings. But in early June, the rift with the U.S. played out in public when Turkey and Brazil voted against the sanctions resolution. Turkish officials say the last thing they wanted was to defy the U.S. on a matter of American national security, but President Mahmoud Ahmadinejad of Iran said he would consider the “swap deal” terminated unless Turkey and Brazil voted against the resolution. They were, they insist, voting for continued diplomacy, not for Iran or against the United States and the West.

Maybe Turkey was simply protecting its regional interests, which now include not only preserving good relations with Iran but also enhancing its credibility in the Middle East — even at the expense of its standing in the West. Maybe, for all Davutoglu’s protestations, Ankara doesn’t view the world the way Washington does or London does. In a meeting earlier this year at the Council on Foreign Relations, Henri Barkey observed that when you talk to Erdogan or Davutoglu about Iran, “the response is almost as if you pressed a button: the problem is not Iran; the problem is Israel; Israel has weapons; Iran doesn’t have weapons.” Or maybe the problem is that you can’t have zero problems with everybody.

Iran, unfortunately, was only the half of it. The other half was Israel. Three weeks after the Gaza war, Erdogan angrily stalked out of a public session with Shimon Peres at Davos, Switzerland. Israel responded with equal pettiness, staging a humiliation of Turkey’s ambassador to Israel. Erdogan, long a champion of Hamas, became more vocal in his support for a group Israel viewed as a threat to its very existence. In the spring of 2010, a Turkish charitable organization, I.H.H., chartered the flotilla designed to break Israel’s blockade of Gaza. Davutoglu says that he tried to persuade the group not to sail and then asked the organizer of the flotilla to turn aside if Israel stopped the ships, as it was certain to do, and to offload the cargo at a port outside Gaza if necessary. In late May, the day before the flotilla set sail, a senior Turkish official called the Israelis to alert them to the ships’ embarking and to say, “Please don’t engage in violence.”

Of course, it didn’t work out that way. The flotilla refused Israel’s demands to alter course, and a helicopter-borne commando assault on the Mavi Marmara, the lead ship, turned deadly, with eight Turkish citizens and one American killed. The Gaza war had embittered Turkish public opinion; now angry crowds gathered across the country, denouncing Israel and chanting Islamic slogans. Erdogan railed against Israel and stoutly defended Hamas, denying that it was a terrorist organization. He described Israel, with which he had been earnestly negotiating a year earlier, as “a festering boil in the Middle East that spreads hate and enmity.” Turkey demanded an apology. Israel, which viewed the flotilla as a provocation abetted, and perhaps orchestrated, by Ankara, refused. Davutoglu was almost as inflammatory as his prime minister. In a statement to the Security Council the day after the assault, he said, “This is a black day in the history of humanity, where the distance between terrorists and states has been blurred.”

Turkey seemed to have made a choice among its conflicting ambitions. Steven Cook, a Middle East scholar at the Council on Foreign Relations, recently wrote, “Erdogan and his party believe they benefit domestically from the position Turkey has staked out in the Middle East,” and thus “the demands of domestic Turkish politics now trump the need to maintain good relations with the United States.” Turkey may be turning in a new direction, in other words, not so much because it has been rejected by the West as because it is being so ardently embraced by the East.

The net effect of Turkey’s vehement reaction to the flotilla, which by an unfortunate quirk of timing came two weeks after the nuclear deal with Iran and a week before the sanctions vote, was to wreck whatever remained of its relations with Israel and to seriously harm its standing in the U.S. “The hyperbolic and provocative rhetoric” in the aftermath of the Mavi Marmara incident, says a senior administration official, “has interfered with what has been a historic and hugely important, positive Turkish-Israeli relationship.” And it has done real damage in the court of public opinion, where Turkey looks like the enemy of the United States’ best friend in the Middle East as well as the friend of its worst enemy. After the Mavi Marmara incident, Thomas L. Friedman asserted in The Times, perhaps hyperbolically, that Turkey had joined “the Hamas-Hezbollah-Iran resistance front against Israel.”

Tempers have cooled in recent months. U.S. officials have tried to encourage a rapprochement between Turkey and Israel. Last June, Israel’s trade minister, Benyamin Ben-Eliezer, invited Davutoglu to speak with him quietly in Brussels. But the contents of the conversation were leaked almost immediately in Israel, presumably by hardliners opposed to any easing of tensions. Relations with Washington remain fraught. “There’s so much we want to do together,” as the official cited above puts it, “but it’s harder for us to do that if the American and Congressional perspective on Turkey is a negative one” — which right now, he added, it is.

A few months before he became Turkey’s foreign minister, Davutoglu visited Washington to meet with the incoming Obama team. He was dazzled. George W. Bush, he thought, had been America’s Caesar; Obama would be its Marcus Aurelius, its philosopher-king. “There will be a golden age in Turkish-American relations,” he predicted. It hasn’t worked out that way, and Davutoglu can barely process a setback so at odds with his grand intellectual and policy construct. He says that he was “shocked” when the U.S. opposed a United Nations Human Rights Council resolution calling for an investigation of “the outrageous attack by the Israeli forces against the humanitarian flotilla.” (The administration said such a commission seemed to be rushing to judgment, and it endorsed instead a panel convened by the U.N. secretary-general.) But the professionals Davutoglu has surrounded himself with are not deluding themselves about their plight. “We’re getting a lot of flak from the Hill,” says Selim Yenel, the official in the foreign ministry responsible for relations with Washington. “We used to get hit by the Greek lobby and the Armenian lobby, but we were protected by the Jewish lobby. Now the Jewish lobby is coming after us as well.”

The truth is that for all his profound knowledge of the history of civilizations, Davutoglu misread the depth of feeling in the U.S. about both Israel and Iran, or perhaps overestimated Turkey’s importance. This is the danger of postimperial grandiosity. “They talk as if they expect a merger between Turkey and the E.U.,” says Hugh Pope, head of the Turkish office of the International Crisis Group. “They think they’re more important than Israel.”

Perhaps the setback is just a blip, a brief reversal in the upward path of one of the world’s rising powers. On the flight home from Brussels, where he conferred privately with Robert Gates and Secretary of State Hillary Clinton and met with his European counterparts, Davutoglu was in an ebullient mood. He feels the wind of history filling his sails. Turkey, the crossroads of civilizations, the land where East and West, North and South, converge, is pointing the way to the world’s future. “Turkey is the litmus test of globalization,” he told me. “Success for Turkey will mean the success of globalization.” The world, as Davutoglu likes to say, expects great things from Turkey.


*James Traub is a contributing writer for the magazine. His most recent article was about the New York Yankees pitcher Mariano Rivera.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Balkanlardan gelen soğuk hava

Dık dık dık eyi günler, dık dık dık eyi günler hihihihi... Evet bu şakalı espriyle açılışı yaptıktan sonra Sofya günlüklerimize kaldığımız yerden devam edelim dostlar. (Bence kimse okumuyor da, ben yine de izleyici varmış gibi yapayım, daha motive yazıyorum. Orda mısınız lan?). Blogda bir takım yeniden gözden geçirmeler yapmaya karar verdim efenim, o yüzden de bi süredir yazmıyorum. Zaten "yazacak" pek bişey de yok.



IFAGien (komik geliyor bana bu laf IFAG'lı demek için, sanki bir canlı türü gibiyiz resmen) hayatıma bayağı adapte oldum sanırım, sabah 7'de kalkmacalar, sandviç meyve, meyve suyu filanlı sabah kahvaltıları, sonra Mbaye dostla odadan çıkıp genelde otobüsü beklemeye gelen ilk insanlar olmamız. Tabi saat 7'de uyanınca halen gece oluyor dostlar, kaldığımız yerde hesaba katıldığında kendimi adeta bir işçi gibi hissediyorum. Sanırım komünist hükümet bütün bir ruh halini vermek için böyle inşa etmiş bu binaları. Bu haftasonu saatler ileri mi geri mi artık biyere alınıyor da ben hiç anlamadım hayatım boyunca bu işin nasıl olduğunu, sonuç olarak uyandığımda karanlık olmıcak heralde ama bu sefer de akşam okuldan dönerken karanlık olacak. Neyse öğleden sonraları pek dersim olmuyor. 1-2 gün sanırım, bir ingilizce bir enformatik tadında. Enformatik de excel olarak bayağı ilginç şeylere girdik yaa, işallah unutmam yeniden, baya kullanışlı gibi. Ooo süper bilinçli öğrenci insanı oldum da İngilizce için aynı şeyi düşünmüyorum ya, mal kadın dayadı gramer sınavını 80 alırsan muaf oluyon dersten, arkadaş Toeffl'dan koymuşum çocuğu bıraksana beni almak istemiyorum dersi, grupları da mal gibi saçma sapan kurmuş, bakalım ders nasıl olacak ya. Vallahi baktım olmuyor girmem yaa yerim "zero absence, zero retard" felsefesini. Neyse haftaiçi böyle geçiyor işte dostlar, sabahtan okula gitmece dersim yoksa öğlen orda yemek yeyip dönmece. Ama burada zamanı pek etkin kullandığımı hiç ama hiç söyleyemem. Çünkü dersimin olmadığı öğle sonraları gelip 3-6 arası uyuyorum, sonra da kalkıp mal mal takılıyorum öyle, genelde hafta içi içmeyelim yaa geyikleri daha ilk günden yalan olup bir anda kendimizi bira içerken buluyoruz. Ya da işte varsa şöyle yalandan derslere bakıyoruz. Dersler de o kadar zor değil de, edebiyat filan okuyunca herkes pek anlamıyorlar. Genelde sürekli grup ödevi yapmaca, gruplarda sözüm geçiyor biraz, daha rahat bir konumdayım. Hafta sonu genelde grup toplantılarımız oluyor da genelde Cuma günü fena halde içip dağıttığımızdan cumartesi günleri salak tadında oluyorum. Sonra pazar günü de öyle belki dolaşmaca, hep beraber kahve içmeceler tadında. Sonra yeniden hafta başlıyor. Arada fırsat bulursam işte çeviri yapıyorum, çok nadiren kitap okuyorum (malesef!) filan...

Evet yazımın bu ikinci bölümünde de Sofya üzerine birkaç kelam daha etmek isterim sevgili dostlar. Sofya'nın bana en ilginç gelen yanlarından birisi etrafının cidden dağlarla çevrili olması. Yani kelimenin tam anlamıyla şehrin dört bir yanını böyle koca koca Shining filmi dağları çevirmiş. Bulutlar sislerle filan garip görünüyor, hava açık olduğunda da ağaçların garip yeşili sarısı -bilhassa sonbaharda- birbirine karışarak hoş bir manzara ortaya koyuyor. Zaten Nazım Hikmet'in dediği gibi Sofya'da ağaç duvardan önce, bayağı yeşil bir kent. Ama yakında buraları da tahrip ederler gibime geliyor, öyle ki Sofya'da daha altyapı, inşaat filan bakımındna yapılması gereken çok şey var. Şehir artık 'modern' olmak istiyorsa eski elbiselerini atmalı üzerinden, genelde merkez tamamen yenilenmiş gibi, ama çok az dışarı doğru çıkınca binaların halini görüyorsunuz, dökülen mahalleler, eski evler, garip yerler... Ben tabi biraz daha şehir dışına doğru kaldığım ve burası öğrenci şehri olduğu için aşağı yukarı 8 katlı apartman bloklar yükseliyor, ama hepsi fena durumda yani buralar çok fazla süremez gibi geliyor bana, tamamen elden geçirilmeli, yenilenmeli. Hatta Jenya buraya "post-apokaliptik world" diyor, genelde olduğu gibi ona hak veriyorum. Haftasonu çevrede biraz dolaştık, yeni binalar gördük filan, resmen bir anda yeni fetişisti oldum. İstanbul'a gelsem aceba nasıl değişirim diye düşünüyorum yaa...

Öte yandan Kiril alfabesine biraz aşinalık sağladım, birkaç harf gayet farklı okunuyor (Mesela H, N olarak; ya da P, R gibi...) diyorum ki istanbula gitsem kimbilir nasıl okucam tabelaları. Burada resmen okumayı söken çocuklar gibi oldum görseniz, geçerken tabelalarda ne yazdığını heceleye heceleye okuyorum. Mesela restorant şöyle yazılıyor: PECTOPAHT. Bu yüzden İstanbul'da komik şeyler gelebilir başıma. Restorant demişken hani ilk zamanlarda yaa Bulgar yemekleri çok güzel filan diyordum yaa, aslında halen aynı düşüncedeyim ama birkaç sorun var. Birincisi yemekler çok yağlı, yani çorba pilav ya da başka bir yemek al, tadı güzel de yemekte resmen yağ görünüyor yaa, bazen insana ağır gelebiliyor bu yüzden de... İkinci sorun, yemek porsiyonları: inanamazsınız yani bir porsiyon yemeğin ne kadar büüyk olduğuna yaa, genelde ben bitiremiyorum tek bir tabağı mesela öyle düşünün, çok da beğeniyorum ama olmuyor yani, çok fazla. Ama şimdiye kadar gerçekten beni dumura uğratan şey haftasonu gittiğim Çin lokantası oldu dostlar, merak ediyordum nasıllar filan diye, neyse dolaşırken Jenya'yla girelim dedik. Çok da aç değiliz, ben bir tavuklu, sebzeli filan pilav seçtim, aceba daha alsam mı diye düşünüyorum, Jenya da, sağolsun lokantadaki Bulgar amca Rusça bildiği için bayağı onla muhabbet filan edip bayağı tradisyonel bir plat söyledim dedi. Yemek bir geldi, bak abartmıyorum cidden 1 kilo tabak, gözlerime inanamadım, arkadaş Çin restoranı lan, hani bunlar ufak tefek filan az yemeleri gerekmez mi? Biz tabi yemeklerin ancak 5'te 1'ini filan bitirebildik. Sonra kalanını da amca bari ziyan olmasın ben size bunları paket yapayım götürün evde yiyin çocuklar dedi. Elimizde memur gibi sefer tası tadında poşetlerimizi alıp yurdumuza döndük biz de. Sonra bi 5 kişi filan yedi yemeği yani, resmini çektim de ne kadar belli oluyor bilemiyorum.

Bu aralar bayağı bir İstanbul lafı ediyorum, ama cidden özledim yaa memleketimi. Hatta bugün duygusal şiirler bile yazdım, gerçi Orcan gıcık oluyor buna da, ne yapalım arada karalıyoruz bişiler benim hoşuma gidiyor şahsen. Birkaç gündür bir iyi, bir kötü olmaktan hava durumu gibi oldum. Ne yazık ki nasıl olacağım hakkında haftalık tahminler yapılamıyor dostlar, adeta İstanbul'un havası gibiyim, hiç güven olmuyor bana. Dersler İşletme-1 gibi olunca ben de tekrar 17 yaş triplerine mi girdim nedir, bilemiyorum. Ancak "Perşembe günü -yani yarın- kar yağacak" söylentileri beni gerçekten üzüyor dostlar, Ekim'de kar yağarsa Ocak'ta filan ne olur lan burası? Geçen çamaşırlarımı yıkattım, onları almak için dışarı çıktığımda, aşağıdaki dönerci abiden döner alırken muhabbet filan ediyoruz, Çok soğuk yaa, dedim, bu da bir şey mi yaa sen yeni geldin heralde kışın buralar eksi 20 derece oluyor dedi. Şu an için bu laflara inanmak bile istemiyorum dostlar, başa gelince çekilir diyerek arabesk havalar bağlıyayım.

Velhasıl böyle dostlar, soğuk havalar Perşembe gününden itibaren Balkanlar'da etkili olmaya başlayacak ama sağolsun bilgisayarımın hava tahminleri haftasonu için 16 filan gibi rakamlarla bayağı iyimser olduğu için beni mutlu ediyor. Aman ne diyelim, "Havalar nasıl olursa olsun, bizim havamız güzel olsun" demi şekerler. Öptüm, bayyyy...

21 Ekim 2010 Perşembe

Alors on dance?


Bir Sofya Günlükleri'nden daha merhaba sevgili izleyiciler. Açıkçası artık pek vakit bulamıyorum blog yazmaya. Zaten sanırım insanlar da biraz sıkıldı okumaktan (okuyorlarsa tabi :) Neyse işte zaten amaç arada takılmaktı blogta, bir de size burdaki hayat nasıl filan ondan biraz bahsetmekti. Herhalde edebi karizmatik filan konuşmak istesem "Deneyimleri paylaşmak" derdim. Şimdi biraz son günlerde neler yaptığımdan bahsedeyim.

Pazar sabahı 6:30'da uyandım dostlar, evet! Yakınlardaki (ne kadar yakınsa 2 buçuk saat filan burdan da) Rila Manastır'ını görmeye gittik, bildiğiniz okul gezisi tadında. Açıkçası sabah bu kadar erken kalkıp, sadece yol parası 21 leva ödeyip filan çıktığım bu gezi beni hiç de tatmin etmedi. Yani böyle yapıların tarihi, kültürel filan önemini anlıyorum da Turistik açıdan bana biraz pazarlama gibi geliyor sadece. Manastır 9. yüzyılda içindeki inancı bulmaya/yaşamaya giden bir rahip tarafından dağın tepesinde bir yerlerde inşa edilmeye başlamış. Bulgarların Hristyianlığa geçmesi açısından önemli filan. Adam 9 yıl dağda tek başına, öyle mağarada filan yaşamış, sonra da yavaştan bir manastır inşa etmeye karar vermiş, sonra onun takipçileri filan bitirmişler manasıtırı. Yani bir yandanBulgarlar için mabed gibi dini önemi olan bir yer, öte yandan bölgedeki Osmanlı hakimiyeti boyunca da Bulgar dili, kültürü, dininin korunması açısından adeta bir korunak olarak görülmüş. O yüzden bir diğer önemi kültürel ve tarihsel. Ama ne bileyim bu duyguları bir turistin sadece bu manastırı gezerek hissetmesi pek kolay bir iş değil. Dolayısıyla binanın mimari özelliği, içinde yer aldığı doğa, orada yapılabilecekler filan insanın ilgisini çekebilir. Yani 3 saatlik yol gidip, 2-3 saat orada hadi siz takılın dedikten sonra öyle manastırı biraz gezip, ormanda dolaşıp bişiler yeyip dönmek ve bir pazar günü ve grupçanak pek beni mutlu etmedi açıkçası. Neyse sonra dönerken yaa keşke Rus arkadaşlarımla takılsaydım diye hayıflanıyorum, bir yandan şehir merkezine vardık ama telefonlarını almayı sürekli unuttuğum için arıyamıyorum napıyorsunuz diye. Sonra Allahtan aynı otobüste karşılaştık da bende bir mutluluk hasıl oldu, beraber oturduk bişiler içtik filan. Kızlar çok sympa, heralde burda en iyi anlaştığım ve beraberken en çok eğlendiğim insanlar onlar o yüzden de tanıştığımız günden beri sürekli muhabbet etmece, dışarı çıkıp içmece filan gibi faaliyetlere katılıyoruz. En güzeli tabi sigara arkadaşım olmaları, odada sigara içmediğimden dışarı çıkıp tek başıma kalmak yerine onlarla hep beraber geiyk yapıp sigara içerek muhabbet edebiliyoruz. Neyse bu kadar iyi kalpli değilim tabi ki, yani saf değilim, kızlardan birisini çok beğeniyorum ismi Jenya diye okunuyor da Rusçası biraz daha karışık filan. Burada detayları vermicem tabi size, ama listemde bir numaraya oturdu diyebilirim. Bakalım fikstür belirlendikten sonra sonuçlar ne olacak?

Başka neler yaptım? Dersler muhteşem yaa, 1 hafta boyunca aynı ders, sonra bir grup projesi sonra sınav tadında, her hafta patlatıyorlar. Allahtan informatique gruplara bölünmüş de 1-2 öğle sonu dersim yoktu eve gelip dinlenebildim uyudum filan... Bu arada sağolsun hocalarım çok iyi davranıyorlar! İngilizce'den tabiki muaf olamadım, bize Oxford diye gayet dandik bir gramer sınavı verip 80 üzeri alan geçiyor dedikleri için ne hikmetse geçemeyip 2. gruba yerleştirildim. Bayaa gıcık oldum yaa bakalım dersler nasıl olacak, baktım sıkılıyorum gitmicem yaa, naparlarsa yapsınlar vallahi! Neyse kızdım biraz. Onun dışında muhteşem Fransızca Excel'e giriş yaptık informatique dersinde. A klavye, Fransızca ders takılıyoruz. Allahtan ben biraz anlıyorum bu konuları da, yoksa sınıfın çoğu Fransız dili ve edebiyatı mezunu ve bu derslerden ne anlıyorlar cidden merak ediyorum...



Bu arada birçok arkadaşım çektiğim resimlere bakıp ollum burası Sofya filan değil dediler. Bence de bi garip ya burası bayaa, mesela geçen gün şimdi bizi her gün Sofya İETT'den bir otobüs gelip alıyor ve okula götürüyor tamam mı? İşte sağolsun Bulgarlar şoföre abii gelmeyenler var beklicez, şu saatte gidelim filan demeye üşeniyorlar. Ben de öğrendim az-biraz bulgarca, olmadı ben söylüyorum. İşte geçen gün şoför bişiler soruyor, ortalıkta bulgar yok tabi, bizim Afrikalı dostlar da şaşkın çaresiz bakınıyorlar, gittim ben konuştum adamla. Dedim böyle böyle biraz daha beklicez. Ama sorun şu :Ben bulgarcayı konuşabiliyorum ama anlayamıyorum. Bi kağıt var öğrencilerden biri imzalıyor, tamam bindik deye... Neyse Başak kağıdı imzalanması gerektiğine karar verip aldı attı imzasını adam bişiler soruyor bu arada, ben de bulgar dostlara ya bi dakika baksanıza dedim. Adam meğerse Türkmüş, Başak diye imzayı görünce "Aaa sen Türk müsün?" dedi Başak'a. Ben de dedim ki Bulgarlara tamam yaa gerek yok size, abi Türkmüş biz hallederiz diye.... Ha ha ha, işte böyle dostlar. Sonra dün mü ne bişiler içmeye dışarı çıktık, hemen yanda süper ucuz bir kafe var, bira filan içiyoruz. Televizyonda Bursaspor-Manchester maçı filan var. Etrafta zaten 3-5 Türk restoranı/kafesi yakın filan. Rakı istesen var, ayran desen her yerde, yemekler Musakka, işkembe çorbası filan... Pek gurbette değiliz gibi yani burada. Ama dün Jenya'ya Nazım Hikmet şiirlerinin Rusçasını ararken işte bloguma koyduğum "Sofya'dan" şiirine rastgeldim de bir fena oldum. Bir gün belki ben de Sofya'yı anlatan bişiler yazarım filan... Neyse ben bir yandan böyle Rusça filan öğrenmeye/anlamaya çalışırken Jenya da sağolsun Türkçe öğreniyor. Seni seviyorum ne diye sorumuştu söyledim o da Rusçasını söyledi de unuttum gitti tabi. O da unutmuş da gidip Kazak kıza sormuş, o biliyormuş nerdense filan saçmalıklara gel. Sonra bugün sağolsun üzerimde telaffuz denemeleri yaptı. "Ben seni seviyorum" diyerek gerdi beni de hangi contexte te diyemedim utanıp. Tabi onun kankası Luba sürekli yanımızda olunca olmuyor da neyse. Yarın sanırım derslerden filan sonra, biraz dinlenip Tekila gecesi yapıcaz, şaka gibi şişesi burda 8 leva da!!! Haydi çav çav hacıboylar....

20 Ekim 2010 Çarşamba

Nazım Hikmet - Sofya'dan

SOFYA'DAN

Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihlamur kokuyor doğduğun şehir.

Dünyayı sensiz dolaşıyorum,
Böyleymiş kaderim,
Elden ne gelir…

Sofya’da ağaç duvardan önce, duvardan güzel.
Sofya’da ağaçla insan karışmış birbirine,
Hele kavak,
Nerdeyse odaya girip
Kırmızı kilime oturacak…

Sofya şehri, büyük mü?
Şehirler, gülüm, caddeleriyle değil,
Anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor,
Sofya büyük bir şehir…

Burada akşam deyince dökülüyor sokağa millet,
Çoluğu çocuğu, genci ihtiyarı,
Bir gülüşme, bir uğultu, bir gürültü, bir kıyamet,
Bir aşağı, bir yukarı,
Yan yana, kol kola, el ele…

İstanbul’da da Şehzadebaşı’nda ramazan geceleri
- Sen o devre yetişmedin Münevver -
piyasa edilirdi tıpkı böyle.
Yok… Geçti o geceler…
Şimdi İstanbul’da olsam
Aklıma mı gelirdi onları aramak?
Ama İstanbul’dan uzak
Her şeyini arıyorum.
Üsküdar Cezaevi’nin görüşme yerini bile…

Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihlamur kokuyor doğduğun şehir.
Bilmediğin gibi ağırladı beni hemşerilerin.
Doğduğun şehir kardeş evim bugün.
Ama kendi evin kardeş evinde bile unutulmuyor.

Şu gurbetlik zor zanaat zor…

24 Mayıs 1957, Varna

16 Ekim 2010 Cumartesi

Onlar bunlar şunlar

Meir hay ba Is than boulll!!! Evet Eurovizyon gibi giriş yaptıktan sonra biraz bişiler yazayım dedim yaa. Birazdan Deuxiéme randevu olduğu için, duş aldım, giyindim, süslendim oturuyorum. Bugün dersim yoktu yaa, gerçi pek bişe yapmadım ama, bir anda buradaki atmosfer beni darladığı için her gün sabah 9 akşam 5 ders modundan biraz olsun kurtulunca sevindim. Gerçi informatique dersi için sağolsun hoca beni mühendis, ekonomist gibi kişileri koyduğu 4. gruba koymuş ama napalım artık. Perşembe günü resmen hayattan soğudum dostlar. İki günlük jeux d'entreprise oyununu 2. bitirdikten sonra bünyeler bir memnuniyet havasına girmişken 8 saat İşletmecilik, Sorumluluk, İş Etiği filan gibi konular -ki hem biliyorum, hem de üçbeş ders almışım- beni canımdan bezdirdi. Adam sağolsun bitürlü sunum için gerekli hazırlığı yapmadığı için, o boktan sunumu açana kadar canımızı sıkıyor. Yaptığı da bişe yok haa bizim elimizde zaten sunumun çıktısı var, onları okuyor bişe anlatıyor. Yani pratik olarak sunumun hiçbi katkısı yok. Hocamız sağolsun sıklıkla aslında sunumun burası pembeydi filan gibi açıklamalar yapıp teknik olanaksızlıklardan şikayet ediyor filan. Neyse artık dersin son saatlerinde ben patlıcam sıkıntıdan, molalarda sigara içiyorum, insanlarla geyiğe filan vurmaya çalışıyorum ama dedim yokk yaa yanımdakilerle geyik yapıp dersi bölücem ya da direk hocayla geyik yapıcam. Nasıl olsa ikisini de Fransızca yapmak zorundayım.

Dostlar yazının ilk kısmını dün çıkmadan önce yazmıştım da sonra devam edemedim öyle kaldı filan. Neyse işte perşembe günü bayaa sıkıldım, akşam bişiler içip uyumak istiyordum. Bu planda pek başarılı olamadım ama sonra artık bizim için adeta bir dizi setinden farksız hale gelen -her akşam ordayız çünkü, başka yer yokmuş gibi- Mona Roza'ya gittim, normalde beni Majdi dost aradı gel diye de, gittim o yoktu, bizim diğer Tunuslu dostlar var, bi tane de Cezayirli çocuk. Neyse onlarla içtik filan. Ben bi Amstel, bi Heineken alarak bira konusunda önemli bir adım attım. Sonra gelip yatmacalar. Cuma günü ders yok şahane şekilde, 11 civarında kalktım, biraz çeviri yaptım filan... Sonra yine Mona Roza'ya bu sefer kahve içmeye gittik, Başakla yolda Litvanyalı -en güzel olan- kızı da görüp onu da çağırdık, oturduk, takıldık filan. Akşam zaten milletle takılmaca diye, döndük biraz kitap okuyup dinlenmeye çalışmaca... Sonra çıktık işte nereye gideceğimizi kimse bilmiyordu. Neyse yakındaki bir yarı bar yarı gece kulübü bi yere gittik, fena bi yer değil ama Sofya standartlarında pahalı filan. Vodka portakal 5 leva, bira 4 leva filan. Neyse ben 2 votka, 2 bira bir de Wajdi dostun ikram ettiği -adını sonradan öğrendim, aftershockmuş- bir shotu içtim. Bayağı da bi sigara içtim tabi yine. Biraz dans filan ettim ama ortam beni yine darladı. Yaa anlamıyorum sanki bara gitmenin tek amacı insanların birbirlerine yazması gibi, herkes kız kapma peşinde. Mbaye dostun çok yerinde tabiriyle adeta bir "chasse", ayrıca nasıl bi grupsak neredeyse her kıza bir zenci düşüyor arkadaş. Adamlar bir garip, barda "Anne ben ırkçı oldum" diyecektim ya resmen, hani Rus kızlarla filan dans etmek için ortaya doğru gidiyoruz, adamlar direk sinek gibi üşüşüp kızları çevirip dans ediyorlar filan, ben de "Noluyo lan" denmeyeceği için neyse ya diyip bıraktım onları kendi haline. Ama dostlar inanılmaz eşleşmeler oldu yaa resmen, bildiğiniz herkes gözüne birini kestirip gidip yavşıyor filan vıcık vıcık ortam, oo güzel filan dediğim kızlar ne adamlarla bütün gece dans edip muhabbet kurdular, resmen hayattan daha çok soğudum. Bu arada 3. ve 4. lüğü aralarında paylaştırıp ikisi arasında bir karar veremediğim Rus kızlar, doğal seleksiyona uğrayıp elimde sadece biri kaldı zaten. Ama sanırım doğa bizim için iyi olanı yaptı dostlar. Öbür kız biraz saf salak, Jenya'dan ise şu beraber geçirdiğimiz birkaç günde bayağı etkilendiğimi ve kendisini listede 3. sıraya taşıdığımı söylemeliyim. Kızın garip bir karizması var, bi kere çok tarz giyiniyor, süper güzel değil ama gözleri böyle açık mavinin en deruni tonlarından biri filan, acayip komik ve rus aksanıyla Fransızca konuşunca tüm bunlar bir arada sanırım etkileyici oluyor. Ama sağolsun Orcan dost Rusya'daki abisiyle konuşup dün gece öncesi "ollum, onlar kız-erkek arkadaşlığı yakınlaşması filan pek sallamazlar, direk mevzuya gir" diyerek önüme ciddi hedefler koyup beni biraz gerdi. Öyle ki kıza aşık olmaktan da korkuyorum, yanına yanaşmaktan da... Bu arada ne biçim blog oldu lan bu, bir genç kızın gizli defteri tadında! Yayınlamasam daha iyi sanki bu yazıyı da, bilemiyorum bakıcaz... Neyse sanırım bizim eğlence kültürümüz genel olarak diğer insanlarla pek özdeş değil. Hepimiz bara eğlenmek için gidiyoruz ama onlara göre eğlenmek bi hatun bulup dans etmek gece de olursa eve atabilmek, benim içinse arkadaşlarla içip eğlenmek, geyik yapmak sonra hep beraber gidip bişiler yiyip kahve içmek ve uyumak... Allahtan sonra Tunus, Cezayir, Fas ve Rusya ekibi olarak gidip kebapçıda mercimek çorbası, Adana dürüm yiyip çay içerek sabahın 6 sında eve geldim filan da biraz daha iyi hissettim kendimi. Bu arada ben size dmeiştim yaa Kazak kızın annesi Rusmuş arkadaş, öyle kazak olmaz çünkü biliyorum, kız Rusça, kazakça, ingilizce ve Fransızca biliyor ama Fransızcası filan kötü neyse bunu sonradan ekledim mevzu budur...

Bugünse grup projesi için toplanamamız gerekiyor diye 11 gibi kalktım da pek toplanamadık yalan oldu filan, biraz çalıştım ben de tek başıma. Sonra rus kızlar hadi gel sigara içelim filan dediler allahtan, gerçi ben önce oo naber filan tadında girdim feysbuktan filan da neyse tüm sırlarımı anlatıyorum, umarım başka kimse okumaz hehehehe.... Sonra işte uyanamadık yaa kahve içelim filan dediler, dışarı çıktık kahve içtik, sonra Başakla biz süper markete filan gittik, geçen gün bi patates kızartması üzerine peynirli süper bişe yemiştik ben de açım işte gel başak yaa gidip yine ondan yiyelim, bişiler içelim dedim. Ve ilk kez mastika'yı yani Bulgar rakısını tattım, biraz şekerli ve sert bi rakı, çok beğendim diyemicem. Sonra da yine Majdi dost aradı bi kafedelermiş gelin dedi, gitik yine baya kalabalık tüm Magrep ve Doğu Avrupa orda, bi kahve içip ayrıldık. Ben de gelip işte bunları yazdım dostlar. Birkaç gündür pek iyi değilim, sanırım İstanbul'u arkadaşlarımı filan özledim, yarın sabah 6 da kalkıp Plovdiv yakınlarındaki Bulgaristan'ın en önemli tarihi mekanlarından biri olan Rila Manastırı'na gideceğiz, ben de biraz kitap okuyup yatarım heralde. Kendinize iyi bakın hacıboylar, ay lav yu ol!!! (Kız gibi yazmaya başladım, sonumuz hayrola...)

13 Ekim 2010 Çarşamba

Cesaretin Var mı İşletmeye (Jeux d'entreprise)?

Sofya'da günler geçmekte... Geleli 15 günden fazla olmuş. Alıştım sayılır burda böyle yaşamaya. Başak gelmeden önce rejim yapıyordum. O geldikten sonra da karar vermiştik, hafta içi takılmaca yok, haftasonu yemek ve alkol serbest diye... Ama gelin görün ki takılmalara aynen devam dostlar. 2 gündür yazmıyorum, bu süre içerisinde zamanımızın neredeyse tamamı Jeux d'entreprise yani işletmecilik dersi ile geçti. Hepimiz gruplara ayrıldık ve bir şirket yönetmeye başladık. Yaptığımız işe nehir turizmi denebilir sanıyorum ki. Grupta tek işletmeci ben olduğum için pazarlama ve finans gibi şeyler bana kaldı haliyle. Aslında eğlenceli bir o kadar da stresli bir oyundu diyebilirim. Toplam 4 karar veriliyor ve bu 4 yıllık bir yönetime denk geliyor. İlk yılı 5. sırada tamamladık ki 12 grup vardı ve gerekli pazar araştırmalarının hepsini ilk periyotta satın almamış olmamıza rağmen iyi bir ciro elde ettik. Sonraki hedefimiz ilk 3 içerisine girebilmekti, 2. turda bunu da başardık. Ancak 3. tur gerçekten büyük bir hayal kırıklığı oldu, fiyatımızı arttırdığımız için bu yıl 7. olabildik ve ciddi bir para kaybettik dostlar. Ama anladık ki fiyatı arttırmamak ve ciddi bir yatırım yapmak gerekiyor bu oyunda. Grup arkadaşlarımın hepsi bana güveniyor, ben onlara şöyle yapmalıyız çünkü... şeklinde sürekli açıklamalar yapıyorum, onlar da onaylıyor ve aksiyona geçiyoruz filan. Grupta bir Senegalli, bir Bulgar, Bir Litvanyalı, bir Kazak, bir Arnavut ve tabi bir Türk var. Ve oyun iki master programı öğrencilerinin karışımıyla oluşuyor. Yani bir MBA yapanlar, bir de Social and Solidary Economy masterı yapanlar var. 3. turda 7. olmak bizi bayağı üzdü, ama hatanın nerede olduğunu çabuk anlayıp benim daha 2. periyotta öngördüğüm üzere oyunu 2. bitirdik. Tabi bütün grup arkadaşlarım "Grace a toi" diyerek beni hem onurlandırdılar hem de utandırdılar. Hatta Arnavut kız sağolsun bana "Ollum sana yakında Bill Gates iş teklif ederse şaşırmam" filan bile dedi. Ancak bunun karşılığında bu akşamki Fas, Tunus, Türkiye ve Arnavutluk buluşmasında ben kıza "Aaa sen müslüman mısın? Ya kusura bakma ama Arnavutluk'un komşuları kim?" filan gibi sorular yönelterek onu biraz üzdüm. Sonra da hemen suçu bizim Batı yönelimli eğitim sistemimize, Arnavutluk'un nüfusuna, Osmanlı'nın şöhretine filan atarak geçiştirdim. İşin garibi buradaki arkadaşların önemli bir kısmının yakın arkadaşları filan Türklerle evlenmişler, hepsi Türk dizilerini izliyor filan. Dolayısıyla herkes Türkiye hakkında bir bilgi sahibi, biz biraz Avrupalı/Amerikalı snobluğundayız burada. Hatta Bulgarca'da olduğu gibi Arnavutlukça (nasıl denir lan Arnavutluk'un resmi dili?) çay filan diyolarmış. Zaten tüm insanlar bana bildiği Türkçe kelimeleri söyleyerek beni utandırıyor. Bu arada bugün yine Türk kafesinde buluşup kahve filan içelim dedik işte. Ben önce kahve içtim, sonra baktım Tunuslu dost Karim yani Kerim bira içiyor dayanamayıp ben de içtim yaa. Kendimi tutmasam çok rahat alkolik olabilirim burda. Bira kafe-restoranlarda 1,5 leva filan zaten. Güzel de biraları Allah var. Buranın en iyi biralarından biri, sanırım biizm Efes'e yakın olan Zagorka'yı denedim ve bardağın üzerindeki "Yes, we can do it" in komünist el hareketli sembolü vardı da pek bir hoşuma gidince bugünkü yazımı bu resimle süsleyeyim dedim.

Bu iki gün içerisinde oyun oynamak dışında neler oldu? 1-Bence en önemli kazançlardan birisi Rus kızlarla yakınlaşmamdı. Aynı fakülteden filan gelmiş 2 tane Rus kız var tamam mı? Bunlar bayağı güzel, gayet tarz giyiniyorlar filan... ama sürekli sadece ikisi var, arada Ermeni çocuk bunlarla Rusça konuşuyor filan, dedim ulan keşke Rusça bilseydim filan. Ben sanıyorum ki kızlar kendi arasında takılma düşüncesinde. Sonra okulun önünde sigara içiyorum, kız bana bişe sordu filan şaşırdım bayağı. Zaten sigaranın sosyal yönünü keşfetmek gerekiyor, resmen sigara içenler süper kankaya bağladık. Her molada geyikler filan. Neyse ben tütün içiyorum, böyle renkli filan giyiniyorum yaa, bir dikkat çekmece... Neyse kız bana bişe sordu işte, ben ilk önce anlamadım, sonra baktım bana diyor Fransızca bişiler. Neyse efendim hulasa 2 gündür beraber yemeğe gitmeceler, sürekli konuşmacalar filan. Kızlar St. Petersburg'tan geliyorlarmış, biz de insanlarla Fransızca konuşmak istiyoruz filan diye dert yandılar. Aynı odada kalıyorlar filan, sanırım önümüzdeki günlerde "Soğuk denizlere çıkma" politikası izleyeceğim. Top 5 listemi yavaş yavaş oluşturuyorum. Şu an listenin bir numarası halen değişmedi: Kazakistan. 2 numarada ev sahibi Bulgaristan. 3 ve 4 Rusya, çünkü bu iki kızı birbirindn ayıramıyorum yaa, hangisi daha güzel diye sorsanız bir karar veremem, eşitlik verdim ondan. 5 numara da Ukrayna geliyor. Ortak özellikleri renkli göz! Gelecek günlerde rekabet oldukça iddialı olacak gibime geliyor. Bu arada işletme derslerinde genel bir beğeni ve takdir kazanmam, Bulgarca öğrenmeye çalışmamdan gelen ev sahibi Bulgaristan sempatisiyle birleşince hanemde bayağı artı var şu an ama tek sorun ben biraz soğuk davranıyorum herkese karşın. Başak'ın iddia ettiği üzere Gürcü kız benden hoşlanıyor mu, hiç emin değilim. Çünkü kız benle hiç konuşmuyor neredeyse. Gerçi ben de Kazak kızla hiç konuşmuyorum da... Kızla arada göz göze geliyoruz filan, ben yine bildiğiniz tıkanıyorum. Listede en rahat konuşabildiğim kız Bulgar Maria. Tabi bunda yoğun Bulgarca öğrenme çabam da etkili olabilir, kızın güzelliği ve sevimliliği de bilmiyorum.

Bu arada bazı arkadaşlarla feysbukta konuştuğum üzere burada adeta orta sınıfın üst segmentinde kendimi buldum dostlar. Magreb ülkelerini daha yakındna tanıma fırsatı buldum, Arap ülkelerine mesafeli yaklaşımımda mesafe kat ettim, komşu ülkelerimizi - Bulgaristan'dan başlayarak- keşfetmeye başladım ve hiç bilmediğimiz ülkeler (Litvanya, Komor adaları, Senegal, Haiti...) hakkında biraz da olsa bişeler öğreniyorum. İnsanlar arasındaki ilişki Fransa ile karşılaştıramayacağım kadar sıcak, samimi, yardımsever ve saygılı. Bilhassa bir Türk olarak evimde gibi olma rahatlığını yaşıyorum. Adeta yerini ve ruhunu bulmuş bir insan kimliğindeyim dostlar. Sizlere nasıl anlatabileceğimi de tam bilmiyorum, birkaç defa anlatmaya çalıştım ama belki sıkıldınız aynı şeyleri duymaktan, belki aynı hissiyatı paylaşmadınız benimle bilemiyorum. Neyse hepinizi Sofya'ya beklediğimi belirtir, gözlerinizden öperim. Haydi dovijdane!!!